Kanayan Ay

*Buraya random gothic cadılı söz geliyor*
 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Papatyalar, beyaz ve aceleci.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Rachel Luna
Kalfa Cadı
Kalfa Cadı


Mesaj Sayısı : 117
Kayıt tarihi : 07/02/12
Soy Kökeni : Cadı
Hobiler : Körebe oynamak.

MesajKonu: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   Perş. Şub. 09, 2012 9:00 pm

Hayır, aynısı değildi. Yapraklarları yumuşacık, narin ve aynı onu andırıyor, fakat matricaria chamomilla gibi kokmuyor.
Elinde tuttuğu daha yeni kopartılmış yabancı çiçeği, belki bir kere daha koklarsa tanıdık gelir umuduyla yeniden burnuna doğru yaklaştırdı genç kız. Çiçeğin karakterini barındıracak derin bir nefes aldı, bir süre öylece bekleyip zihninde canlandırmaya çalıştı ve sonra verdi nefesini. Sonuç yine başarısızdı. Ne bir gül gibi hafif ama büyüleyici- asil bir kokusu vardı, ne bir papatya gibi saf doğayı anlatıyordu taç yapraklarında, ne de bir naneyi andırıyordu kokusu, hiç benzemiyordu onunki, nanenin verdiği ferahlığa. Daha çok... Su gibi; taze, duru ve masum bir kokuydu bu. Hayır, pek de masum sayılmazdı, duruydu sadece. Değişik bir tanıma ihtiyacı vardı çözebilmek için.
Uzunca bir aradan sonra, ormana gidebilme fırsatını yeniden bulabilmiş olmasının verdiği sevinç, o insanın içine sığmayıp da tam göğsünde bir büyüyüp bir küçülen heyecan duygusu hala ısrarla bırakmamıştı Rachel'ı. Kış aylarında olmasına rağmen sanki erken bahar haberiyle gülümsemişti güneşin ılık, sevecen yüzü. Anne güneşin bu sıcakkanlılığına kar, soğuk nasıl dayanırdı sahi? Birkaç günde hemen ısınmıştı havalar, küçük yaramaz çocuklar artık evlerinde yanaklarını şişirerek zalim kışın geçmesini beklemek, olup biteni camlarından can sıkıntısı içinde izlemek zorunda değillerdi. Nezle, grip, ateş ve acımasız soğuğun getirdiği hastalıklar biraz olsun rahat bırakmıştı masum kurbanlarını. Ve rahat bırakılan kurbanlar, daha az hasta demekti. Her ne kadar mükemmel bir şifacı olmasa da, yine de bazı hastalıkların çözümünde işe yaradığı -ve iyi bir şifacının evinde, onun mirasçısı olduğu- için basit bir köy hastahanesi görevini görüyordu evi. Yaşlı, uzaklara gidemeyecek, parası olmayan ya da sadece hastalık konusunda ufak şüpheleri olanlar, kısaca bir kısım köylü halka şifacılık yapıyordu. Elbette eğitimi yarıda kesilmek zorunda kaldığı için diğer şifacılar gibi müthiş değildi, ancak... Bildiği bir kaç iksir, bitki türleri, doğayı nasıl şifaya çevireceği olsun... Ve insanları iyileştirme hırsı... Elinden geleni yapıyordu, sonuna kadar.
Kuşların oradan oraya, birbirlerine cıvıl cıvıl seslenmeleri, şakıdıkları o neşe dolu, huzur verici şarkıların etkisiyle elindeki çiçeğin merakını bir süreliğine rafa kaldırdı ve yüzündeki araştırmacı ifadenin yerini huzur dolu bir gülümsemenin almasına izin vererek yumdu gözlerini. Yanında çökmüş olduğu geniş kovuklu ağaçtan destek alarak yavaşça doğruldu, gözlerini açma ihtiyacı duymadan yabancı çiçeği kolundaki sepetinin içindeki bir köşeye özenle yerleştirdi. Pazar günü, kiliseye gitmeden önce yanına çiçek sepetini de almıştı. Ormana gitmesinin tek sebebi yalancı bahar değildi elbette. Şifa yardımcılarına ihtiyacı vardı, bitkilere. Bazı iksirler için gerekli olanları en kısa yalancı baharlarda bile dağlarda, ormanlarda, çayırlarda dans eden bir çok bitki türü biliyordu, papatyalar gibi. Son olarak, başka bir iksir denemesi yapmak istiyordu; yaşlı şifacı cadının, ölmeden önce öğrettiği yapımı uğraştırıcı ve sıkıcı olan iksirlerden biriydi bu, daha önce hiç denememişti, tohumları çabucak filizlendiren, bitkileri yeşerten, büyüten bir iksirdi bu. Gözlerini, sanki işe yaracaklarmış gibi açtı yeniden, yavaşça bir kaç adım attı yanında bulunduğu ağaçtan biraz daha öteye doğru, bulunduğu yere yakın bir yerde ufak bir ağaç da olsa, bitkinin oluşmasını engellemeyecek bir çeşit düzlük olmalıydı. Ufak, temkinli ve dengeli adımlarıyla, sesinin yüksekliğine aldırmadan, adını unuttuğu eski bir şarkıyı mırıldanarak dolanmaya başladı ormanın içinde.
Attığı adımlar bir nevi bir daire çiziyordu, en sonunda aradığı yeri bulunca mırıldanmasını neşeli bir şekilde sonlandırdı, daha önce yanında getirmiş olduğu zeytin tanesini toprağın biraz altına özenle yerleştirdi. Amacı ufak bir zeytin ağacıydı, belki iksir sandığı kadar işe yaramayacaktı ama, en azından bir zeytin fidanı olmadı bir fide umut ediyordu. Zeytine çok ihtiyacı vardı çünkü, zeytin tam bir ilaçtı ve kendi doğasında yetişmiş, iksirleri daha da güçlü kılacak bir zeytin ağacından daha işe yarar ne olabilirdi ki? Elini yavaşça sepetine soktu, küçücük bir iksir tüpünü çıkarttı yavaşça. Mantar kapağı iki parmağıyla kavradıktan sonra açtı, tüpün içindeki birkaç damla sıvıyı zeytinin bulunduğundan emin olduğu yere damlattı, yavaşça geri çekildi ve neşeli edasıyla mırıldandı.
"Crescere, magna, surgere."

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Draco
Oyun Kurucu & Avcı
Oyun Kurucu & Avcı


Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 07/02/12
Soy Kökeni : İnsan(dı)
Hobiler : İnsan içine karışmak ve onlarla alay etmek
Namı : Oraklı Akuma

MesajKonu: Geri: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   Cuma Şub. 10, 2012 9:58 am

    Her görevi aldığında yaptığı gibi dinlenmeden veya durma gereksinimi duymadan yola çıkmıştı. Atları veya tekerlekli şeyleri sevmezdi ama gideceği yer koşamayacağı için el mecbur atların çektiği bir arabaya binmişti. Oturduğu yerde ilerlerken çok ince olan dosyayı okuma fırsatı bulmuştu. Diğer dosyalardan bir farkı yoktu aslında. Kabaca bilgiler yazılmış ve altına da kalın kırmızı harflerle "Öldür!" yazılmıştı. Can sıkıntısıyla dosyanın kapağını kapatmıştı ve karşı koltuğa fırlatmıştı. Şimdi dirseğini pencereye, yüzünüde eline dayamış bir halde dışarıyı seyrediyordu. Hızla birbirini geçen ağaç kümelerine dalgın dalgın baktı ve inmesi gereken yeri saptamaya çalıştı. Öldürmesi gereken cadı Avarica Köyünün kurulduğu dağın eteklerinin çok yukarısında bir klübede yaşıyordu. Onu ya orada ya da yakınlardaki bir ormanda bulma şansı çok yüksekti. Bu yüzden arabacı eşyalarını iyi bir otele yerleştirirken o da hızla ormanı ve çevreyi tarayacaktı.
    Son ağacı da geçip açık alana çıktıklarında hızla orağını aldı ve hareket eden arabanın kapısını açarak dışarı atladı. Düzgün bir şekilde yere inerken pardesüsünün yakalarını kaldırdı ve şapkasını düzeltmek için elini kaldırdı. Ama parmakları sadece boş havayı tutarken şaşkınlıkla tepesini yokladı. Lanet! Şapkasını arabada unutmuştu. Şimdi aralarında metrelerce fark olan ve giderek uzaklaşan arabaya sinirle baktı. Artık yapabileceği bir şey yoktu. Bu yüzden sinirle eteklerinin düzeltip çift taraflı orağını sırtındaki yerine yerleştirdi ve ormana daldı.
    Yalancı baharın tatlı sıcağına kanıp açmış çiçekleri ezerek ilerledi. Ayağının altında kıtır kıtır eden dalları umursamadı ve gözleriyle ormanı tararken onu aradı. Kağıt parçalarında yazanlara göre dalgalı sarı saçları olmalıydı ve genelde renkli elbise giyiyordu. Çok açıklayıcı(!) olan bu tanıma teşekkür ederken kulakları uzaktan bir ses işitti. "Crescere, magna, surgere."
    Büyü! Onu nerede olsa tanırdı ve şimdi aradığını hemen bulmanın verdiği bir rahatlama ile orağını eline alıp uzun zamandır oturmaktan uyuşmuş olan bacaklarını açmak adına, çiçeklerin üzerinden koşarak ilerlemeye başladı. Rüzgarın yüzünü yalayışını özlemişti... Koşmaya devam etti ve hala beyninde yankılanan büyülü sözlerin sahibini bulmaya çalıştı. Bir adım diğerini takip ediyordu. Orağı elinde hazır ve cadı kanına susamışken gözleri kırmızı rengine döndü. İleride çiçekler arasında oturmuş onları koklayan kız... Evet kesinlikle bu oydu. Kırmızı rengine bürünmüş gözlerinin içinde tıpkı fosforluymuşçasına parlıyordu. Orağını hazırladı ve tüm ağırlığını ve enerjisini verdiği sol ayağıyla zıplayacakken bir şey onu durdurdu.

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●


Mmmm:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Rachel Luna
Kalfa Cadı
Kalfa Cadı


Mesaj Sayısı : 117
Kayıt tarihi : 07/02/12
Soy Kökeni : Cadı
Hobiler : Körebe oynamak.

MesajKonu: Geri: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   Cuma Şub. 10, 2012 9:00 pm

Özenle hazırlamış olduğun iksirin birkaç damlasını döker dökmez hazırladığı tohumun üzerine, büyülü sözlerinin de üzerine ufak bir hareketlenme olmuştu toprakta. Elleri toprağın üzerinde, dikkatle dinliyordu toprağı, parmaklarının arasından sanki nefes almaya çalışıyormuşçasına yukarıya uzanmıştı çimenler. Hareketin durduğu saniye heyecan içinde, titreyen ellerini hareket ettirdi bitkinin olması gerektiği yere. Toprak eski konumunu değiştirmişti, ve... Evet, başarmıştı, iksir işe yaramıştı! Toprağı yarmış ince gövdeyi kavradı parmakları, hayal ettiği kadar büyük olmasa da minik, yavrucuk bir fide oluşmuştu, üstelik bir zeytin fidesiydi bu. Sevincinin neşeli bir kıkırdama olarak dudaklarından çıkmasına izin verdi o an, parmaklarıyla fidenin minik yapraklarına dokundu heyecanla. "Hoşgeldin, ufaklık." Tam da beklediği gibiydi bu yapraklar. Hafifçe kıvrılıyordu yapraklarının kenarları, basitçe. Üst kısmı tüysüz, saf ve tamamen Akdeniz'e ait olduğunu kanıtlar biçimdeydi, alt kısmında ise masum, ipeksi ve sık tüyler yer alıyordu, tıpkı kitaplarda yazdığı gibi. Havanın sıcaklığı sürdüğü sürece burada tutacaktı zeytinini. Eğer ki kara kış yeniden gösterecek olursa yüzünü, bir saksıya yerleştirir, evine götürürdü onu. Bir bebek gibiydi, incecik şirin dallarıyla Şimdi ise binbir çeşit çiçekle süslemek istiyordu minik, sevimli yavrusunu bebeğini. Çimlerin arasından yer yer uzanmış çiçekleri taç yaprakları sayesinde ayırt edip topluyordu onları nazikçe, topluyordu ve fidanın dallarının arasına özenle yerleştiriyordu, giydiriyor, süslüyordu zeytinini. Eğilip üstteki minik yapraklarından birini bir kez daha kavradı nazikçe, yaklaştırdı dudaklarını ve öptü onu. Yavaşça geri çekildiğinde ise, bir yandan da papatyalardan bir taç örmeye başlamıştı bile. Bu tacı zeytini için yapıyordu, en tepesine yerleştirecekti özenle, bir çelenk olacaktı onun için.
Tam yaptığı çiçekten tacı hevesle yerleştirecekti ki bitkinisinin dallarının üzerine, bir ses duydu aniden. Doğaya ait bir ses diye düşündü ilk. Hayır, bu sesi tanıyordu. Çatır çutur, dalların kırılmasını anlatan bir sesti bu. Tek bir çatırtı olsa neyse, düzenli ve hızlıydı, yaklaşıyordu kendisine doğru. Merakla kırpıştırdı gözlerini, kulaklarına daha da derinden odaklanmaya başladı.
"Kim... Kim var orada?" Bir hayvan olmadığı belliydi açıkça. Adım sesleriydi bunlar, adı gibi emindi. Bunca yıldır kulaklarına bu kadar odaklanmış biri, adım sesleri konusunda hata yapma olasılığı çok düşüktü. Yerden destek alarak ayağa kalmaya çalıştı yavaşça, bir yandan da sepetini kolunda tutmaya çalışıyordu. "...Merhaba?"
Tamı tamına, özel olarak aldığı bir koku yoktu, ya da çiçeklerin büyüsünden bir şey fark edemiyordu, tenini tedirgin eden tek şey ise yanaklarını, tıpkı saçları için de aynı olduğu gibi hafifçe okşayan sevgi dolu rüzgardan başka bir şey değildi. Tam doğrulmuştu ki, ayağının yerde, çimlerin arasında sinsice gizlenmiş bir taşa takılması sonucu dengesini kaybetti, yarım adım sendeledi birden bire- dengesini sağlamak için. Ellerini, ola ki yere düşme ihtimalini var sayarak anında kaldırmıştı bile, bu küçük süprize verdiği tepki ise afallamış gözleri ve ufak ama neşeli bir gülümseme olmuştu. Karşısında olduğunu pek sanmıyordu, kulakları yanılmıyorsa ki eğer, çatırtı sesleri arkadan gelmişti, ancak yine de dönmemişti yüzünü o tarafa. Yine de sanki yakınında bir insan olduğundan eminmişçesine seslendi bozgunluktan masum, neşeli ve aynı zamanda sakin sesiyle.
"Ne güzel bir süpriz! Tanrının en güzel bahar aylarından bizlere bağışladığı bu cıvıl cıvıl günü değendirmeye mi geldiniz, tıpkı benim gibi? Sizi tanıyor muyum, sevgili yabancı?"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Draco
Oyun Kurucu & Avcı
Oyun Kurucu & Avcı


Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 07/02/12
Soy Kökeni : İnsan(dı)
Hobiler : İnsan içine karışmak ve onlarla alay etmek
Namı : Oraklı Akuma

MesajKonu: Geri: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   C.tesi Şub. 11, 2012 11:42 am

    Rüzgar yavaşça eserken ve saniyeler havada asılı kalırken Draco elindeki orakla kalakaldı. Neden bilmiyordu ama... Kalakalmıştı. Kız tökezlemişti ve yere kapaklanmıştı. Fırfırlı elbisesi dalgalanmış, sarı saçları havada dans etmişti. Yine de elindeki çiçek sepetini bırakmamıştı. "Kim... Kim var orada?" dedi titrek bir sesle ve yüzünü ona dönüp "...Merhaba?" dedi. İçinde sanki bir yeri titretmişti. Hafif bir nefesin mum ışığını titretmesi gibiydi. Ama kanmaması gerekiyordu. Sonuçta bir cadıydı ve onların en iyi bildikleri şeylerden biri de aldatmacaydı. Orağını kendinden emin bir şekilde kaldırdı ve bir şey söylemeden kıza doğru ilerledi. Adımları yaklaştıkça onların gözlerinden geçen korkuyu görmeyi seviyordu. Son anlarını yaşadıklarını anladıkları zamanki dehşeti... Sen nefeslerini derin derin alışlarını ve göğüslerin hızlı hızlı inip kalkmasını... Yaptıklarının cezasını çekiyordu ve o zaman kendini Azrail gibi hissediyordu. Tanrı'nın eli üzerindeymiş gibiydi ve orağı ile emrettiği kötülerin canlarını alıyordu. Siyahlar içindeki ölümü temsil ediyordu. Onun soğuk ve acımasız elini...
    Kıza odaklandı. Ama hiçbir şey göremedi. Sadece ona boş bakan anlamlı gözleri gördü. Korkuyu göremedi yada dehşeti. Sadece merak vardı. Bilinmeyene olan merak... Neşeli ama aynı zamanda sakin bir sesle "Ne güzel bir süpriz! Tanrının en güzel bahar aylarından bizlere bağışladığı bu cıvıl cıvıl günü değendirmeye mi geldiniz, tıpkı benim gibi? Sizi tanıyor muyum, sevgili yabancı?"
    Tanrı... Bize bağışladığı... Tanrı'nın... Sevgili, yabancı? Bu lanet olasıca cadının ağzından neler çıkıyordu bile? Nasıl oluyor da Tanrı'nın güzel adını ağzına alıp lekeliyordu? Sinirle kıza iki adım yaklaştı. Şimdi ona tepeden bakıyordu ve orağının kavisli bıçağı tam kızın alnının üstündeydi. Tükürürcesine "Senin gibi bir cadı nasıl oluyor da Tanrı'yı anabiliyor? Sen ve senin gibiler sadece onun aydınlık yolunu kendi kötülüğünüz ile lekelemeye çalışıyorsunuz." dedi. Gözlerinin içine nefret ile baktı. Kırmızılaşmış gözlerinin yansıması ona dönerken başka hiçbir duygu ona ulaşamadı. O gözlerde ne bir pişmanlık belirtisi gördü ne de ufak bir sızlama. Sadece yabancı bir dil konuşuyormuşta onu anlamıyormuş gibi bakıyordu. Ne demeye çalıştığını anlamaya çalışan bakışlardı bunlar. Taklit edilemez bakışlardı. Derinliklerinde bile ufacık bir kurnazlık belirtisi göremediği gözlerdi.
    Kızın bakışları kayarken ve onun yüzünden başka bir yere odaklanmış bakışları görünce birden anladı. Neden korku dolu bakışlar göremediğini yada dehşeti... Her şey güneşin aydınlattığı küçük bir oda gibi berraktı. Kız onu göremiyordu. Gözleri önündeki sonu göremiyordu çünkü o gözler kördü. Kız kördü. Dişlerini sıktı ve Charles ile Engizisyon mahkemesine bir kaç küfür savurdu. Böyle önemli bir bilgiyi yazmayı unuttukları için! Bu işi bitirip döndüğü zaman gidip Marlene ile tekrar ağız dalaşına gireceğini anlaması ruhunu kızdırdı. O kadın nasıl olmuştu da öyle bir konuma gelmişti hala anlayamıyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Rachel Luna
Kalfa Cadı
Kalfa Cadı


Mesaj Sayısı : 117
Kayıt tarihi : 07/02/12
Soy Kökeni : Cadı
Hobiler : Körebe oynamak.

MesajKonu: Geri: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   Paz Şub. 12, 2012 8:26 pm

Kuş şakımalarının daha da ön plana çıkmasını sağlayacak bir sessizlik oluştu önce. Melodik bir şakıma dikkatini çekmişti ilk başta. Merak etmişti bir an için, hangi kuştu bu? Tam tahmin yürütmeye başlayacaktı ki iki adım sesi daha duydu kulakları. Hafifçe yukarı kaldırdı başını, merak ediyordu. Kimdi bu yabancı? Gerçekten yabancı mıydı? Çünkü tanıdığı hiçkimse ama hiç kimse ile ormanda bulunmamıştı daha önce. Evet, ormanın yakınlarında bulunduğu ve iksirleri için gerekli malzemelerin birçoğunu ormandan edindiği biliniyordu. Yine de tanıdığı hiç kimse, onun bu tatlı ormanıyla ilgilenmiyordu. Muhtemelen doğadan anlayan yabancı biriyle karşılaşmıştı, en azından Rachel böyle tahmin ediyordu. Tahminlerinin hem doğru, hem de yanlış olma olasılıklarını birer birer deniyordu aklında, ta ki bir yanıt alana kadar.
Bir ürperti hissetti ilk önce. Öncelikle, bu sesi tanımıyordu. Pürüzsüz, genç ve güçlü bir sesti, bir erkek sesiydi ve tanıdığı hiç kimsenin sesine uymuyordu. Sesin geldiği yer ise oldukça yakındı ona, elini uzatsa dokunabileceği türdendi, aynı zamanda biraz yukarıdan geliyordu, uzun boylu biri olmalıydı. Yanıt verme şekli ise insanı korkutur türdendi, nefret doluydu, kin ile nefret bir olmuş saklanıyordu sözlerinin arkasında. Kelimeleri karşısındaki kişiyi iğneleyen, küçümseyen ve uzaklaştıran türdendi.
Ondan beklenen şey geri çekilmesi miydi ki? Başını yukarıya, sesin geldiği yere doğru kaldırdı. Merak ediyordu neden bir yanıt verdiğini. Gözlerini kırpıştırdı, birkaç saniye, hiç hareket etmeden öylece durdu. Kişinin sesindeki kin üzmüştü onu elbette, buna karşın hiç itiraz etmeden gülümsedi yabancının bulunduğu yere. Bir elinde, az önce örmüş olduğu papatyadan tacı nazikçe tutarken, diğer eli havaya yükseldi, elmacık kemiklerinden birinin biraz üzerinde durdu parmağı, gözünden şakağına kadar yavaşça gezdirdi parmaklarını elmacık kemiklerinde. Tekrar kırpıştırdı iri iri açılmış gözlerini merak içinde, sanki karşısındaki gizemi görmeye çalışırmış gibi bir hali vardı.
"Ben..." diye söze başladı, düşüncelerini nasıl en iyi şekilde kelimelere dökeceğini bilmiyordu, tıpkı insanlara 'Mavi ne demek?' dediğinde onların düşüncelerini kelimelere dökemeyeceklerini söyledikleri anlardaki gibi. "Ben... gözlerimin bir kir, karanlık olduğunu düşünmüyorum." dedi masum, kötü niyetten uzak bir ses tonuyla. Ne zaman kalbindeki düşünceleri saf bir şekilde ortaya koysa, bu masum, kötülükten uzak sesi duyardı karşısındaki kişi. "Tam tersi, gözlerimin beni kör etmekten kurtardıklarını düşünüyorum. Eğer görebilseydim doğayı, kitaplarda anlatılan şelaleleri, manzara denen şeyi, renklerin tanımı olan gökkuşağını, güzelliği... Güzellik hiçbir zaman doyum olmayan bir şey olacaktı, ve en sonunda, tanrıyı da görmek isteyecektim ona gerçekten inanabilmek için." Gözlerinin dolduğunu hissetti ve duraksadı hissettiği an. Gözlerindeki bu ağırlık yapan, rahatsız edici ıslaklıktan kurtulmaya çalıştı gözlerini kırpıştırarak, bir süre sonra daha iyi hissedince, yüzündeki gülümsemeyi biraz olsun eksiltmeden devam etti konuşmaya, hala konuştuğu kişiye bakıyordu gözleri, doğru yere baktığını umuyordu en azından, sesin geldiği yerden başka yere çevirmemişti başını çünkü. "Sonuçta, insanlar sadece gördükleri şeylere inanırmış, değil mi? Ve belki de görebildiğim şeyler sadece iyi şeyler olmayacaktı, kanı, savaşı, ölümü görecektim belki de. Belki de insanların görünümlerine kanıp içlerindeki iyiliği görmemekte ısrar edenlerden olacaktım ben de, kaçacaktım, dehşete kapılacaktım, bir korkak olacaktım... Tanrının her zaman ama her zaman bizimle birlikte olduğunu belki de ben de unutacaktım onlar gibi... Ve sadece gözlerin açıklamaya yetmeyeceği güzellikleri." Boşta olan elini işaret parmağını, sessizlik istermiş gibi havaya kaldırdı sözlerini bitirir bitirmez, belki de kendi sessizliğini istemişti, gözleri kapalıydı, dudaklarında ise neşeli bir gülümseme vardı ve kulaklarına odaklanmıştı şimdi. Sessizlik ile, arkada kalmış kuş seslerinin yeniden ön plana çıkmasını sağladı ve küçük bir kız gibi kıkırdadı neşe ile. Genç sesin sahibine doğru, ona iyice yakınlaşacak şekilde bir adım attı ve elindeki tacı dikkatlice, kulaklarının ve dokunma duyusunun yardımıyla başına yerleştirdi ve arkasına dönüp yeniden takılıp düşme olasılığını yok sayarak neşe içinde, sekercesine çiçek toplamaya devam etti.


Out: Kitaplardan bahsettim umarım bu tür konular hakkında kör alfabesiyle kitaplar yazılmıştır dşlfks
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Draco
Oyun Kurucu & Avcı
Oyun Kurucu & Avcı


Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 07/02/12
Soy Kökeni : İnsan(dı)
Hobiler : İnsan içine karışmak ve onlarla alay etmek
Namı : Oraklı Akuma

MesajKonu: Geri: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   Ptsi Şub. 13, 2012 2:48 pm

Rachel'ın tenine hafifçe değen parmaklarını duyumsadığında hiç bir tepki veremedi. Sadece öylece bekledi ve vücudundan geçen akıma ve tüylerinin ürpermesine izin verdi. Sadece ufacık bir temastı ama parmakları yumuşacıktı ve toprak kokuyorlardı. Korkudan çok uzaklardı. Titremiyorlardı sadece dokunuyorlardı. Hissediyorlardı. Ne yapacağını bilemez bir şekilde öylece kala kaldı. Kolu hafifçe titriyordu ve silahını tutmakta zorlanıyordu. Bu lanet cadı ona ne yapıyordu böyle? Sinirlenmek istiyordu ama o gücü kendinde bulamıyordu. İçinde bir yerde giderek güçlenen ses bunun onun suçu olmadığı biliyordu. Onun masum olduğunu bağırıyordu. O sese inanmak istemedi. Eğer inanırsa bu diğer tüm şeyleri boşa atmak olurdu. Onun içine işlemesini engellemeliydi. Ama ağzından masumiyetle doğmuş her bir kelimeyle beraber gücü giderek azalıyor. Gözleri eski siyahlığına dönüyordu. Gözlerini tekrar kapatmıştı ve doğayı dinlemeye başlamıştı. Belki onu göremiyordu ve gözleri yanlış yere odaklanmışta olabilirdi ama "Sonuçta, insanlar sadece gördükleri şeylere inanırmış, değil mi? Ve belki de görebildiğim şeyler sadece iyi şeyler olmayacaktı, kanı, savaşı, ölümü görecektim belki de. Belki de insanların görünümlerine kanıp içlerindeki iyiliği görmemekte ısrar edenlerden olacaktım ben de, kaçacaktım, dehşete kapılacaktım, bir korkak olacaktım... Tanrının her zaman ama her zaman bizimle birlikte olduğunu belki de ben de unutacaktım onlar gibi... Ve sadece gözlerin açıklamaya yetmeyeceği güzellikleri." derken Draco o gözlerin onu illa ki gerekli olmadığını anladı. Titrek bir nefes verdi hala yanağında olan ele. Silahını indirdi ve gözlerindeki duyguları göremediğine sevindi.
Şuan ne hissettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. İçinde birden baş göstermiş kaosu nasıl adlandıracağını bilmiyordu ya da onunla nasıl başa çıkacağını... Şuan şok içindeydi. Biraz şaşkınlık ama kesinlikle nefes almayı bir kaç dakika önce bırakmıştı. İçindeki titreşen şeyden korktu. Hayatında ilk defa böyle bir şey hissetmişti ve bu onu korkutmuştu. Özellikle Rachel yavaşça doğrulurken ve parmaklarıyla yüzünü tararken hiç bir şey yapamamıştı. Sadece beklemişti ve o sadece başına papatyalardan örülmüş bir taş koymuştu. Neden o bu kadar yakınına gelince kalbinin derinliklerinde bir şeyler nefes almaya başlamıştı? Neden kokusunu içine çektiğinde onu sakeden daha fazla sarhoş edebilecek bir içki gibi gelmişti? Neden orağını kullanamamıştı? Neden şuan arkasını dönmüş bir şekilde ondan uzaklaşırken içinde bir burukluk hissetmişti?
Lanet! Kendinden nefret etti. Ondan nefret etti. Eli kolu bağlanmıştı ve bu bildiği hiç bir büyüye benzemiyordu. Nefes alışları sekiyordu ve kafasına göre oksijenle anlaşıp içine doluyordu. Kalbi... Kalbi tamamen ayrı bir konuydu.
Rachel adlı cadı görüş alanından çıkalı bir süre olmuştu ne kıpırdayabilmişti ne de hareket edebilmişti. Onu kendine getiren şiddetli rüzgar oldu. Estiğinde artık onun kokusunu duymadığında buzları çözüldü. Omuzları çöktü ve orağı eline o kadar ağır geldi ki tutamadı ve yumuşak toprağa ses çıkarmadan düşürdü. Elini yavaşça başındaki taca götürdü ve onu özenle alarak baktı. Sanki ilk defa gördüğü bir şeymiş gibiydi. Özenle örülmüş taca bakarken şimdi ne yapacağını düşündü.
Sanırım, ilk otel odasına dönmeliydi...



●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●


Mmmm:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Papatyalar, beyaz ve aceleci.   Bugün 5:18 pm

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Papatyalar, beyaz ve aceleci.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Kanayan Ay  :: Diğer Ülkeler :: Galler :: Avarice Köyü-
Buraya geçin: