Kanayan Ay

*Buraya random gothic cadılı söz geliyor*
 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Stanley Wakeman
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 28
Kayıt tarihi : 19/02/12
Soy Kökeni : Avcı
Hobiler : Yaşamak, Yemek
Namı : Stan*buraya bir devam ismi ve soy ad gelecek*

MesajKonu: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Ptsi Şub. 20, 2012 7:08 pm

Size şimdi klasik sabahlarımdan herhangi birini anlatabilirdim, evet yapardım bunu. Size güneşin perdemin arasından süzülüp göz kapaklarıma çarpan, beyaz tenimi yakan ışığından. Yüzümü soğuk suyla yıkarken nasıl zevk aldığımdan, ardından duş alırken hangi şampuanı kullanıp çıplakken beni izleyen sapık sineği nasıl duvara yapıştırdığımdan, hemen ardından da ayağımı nasıl kaydırıp çırılçıplak yere kapandığımdan bahsedebilirdim. Ama bunun yerine çok daha farklı, çok daha önemli ve beni çok daha sinir eden bir şeyden bahsetmek isterim elbette. Düşünsenize dolabınızda bir bok bulamadan aç aç evden çıktığınızı, cebinizde beş kuruşla üşengeçliğinizin bedeli olan bir kazık yemek için sokak sokak ucuz şeyler satan boş ve gürültüsüz bir kafe aradığınızı. Üstelik her kafeye girdiğinizde kulaklığınızı çıkarıp müziğe biraz kulak verip seçici ve eleştirmen bir yüz ifadesi takındıktan sonra müziği beğenmeyip başka bir kafe aramaya koyulduğunuzu. Hepiniz, neredeyse bu sokaktaki her insan hayatındaki her günde en az bir kere böyle saçma bir döngüyü takip ediyor elbet. Ama bu dediklerimi duyamıyorsunuz, çünkü yapabildiğim tek şey dediğimi düşünmek... Beni duymanızı ne kadar çok isterdim ki, keşke bağıracak kadar enerjim olsaydı. Hepiniz, herkes beni rahatça duyabilseydi. Keşke bağıracak kadar deli olabilseydim. Aranızdan bir kaç kişi susturana kadar içimdeki her saçma şeyi boşaltacak cesaretim olsaydı. En azından bağırsaydım, buradaki kalabalıktan bir kişi bile beni anlayıp, aslında ne demek istediğimi anlayıp yanıma gelseydi; haklı olduğumu söyleseydi belki bu kadar yalnız hissetmezdim. Gerçi hepinizin yüzüne bakıyorum, tek tek; neyiniz varsa tek bakışta inceliyorum. Neyinizin olmadığını bilmek içinse sadece gözlerinize bakıyorum. Aranızdan bir kaçına az önce babasının omzundan bakan bebeğe olabildiğim kadar cesur olup da merhaba diyebilsem keşke. Sadece bebeklere diyebiliyorum böyle şeyleri, bütün yanağımı yukarı kaldırıp gözlerimi kısıyor ve dişlerimi gösteriyorum onlara. Onlar da karşılığında bana gülüyorlar elbet. Komik olan şey şu ki; dişlerin tamamını göstermeyi tehdit olarak algılamayan tek hayvan türü insan.

Hadi şimdi doğruyu söylemeye başlayalım; kendi kendine konuşana deli derler, ortalıkta bağırarak kendini anlatana da. Ama şu var ki, ortasını tutturan da sesini asla duyuramaz; ne kendisine, ne de başkasına. Yaşadığım için biliyorum, hayatımın büyük bir bölümü yalnız geçti. Yarı yarıya diyelim şuna, ne bir anne ne de bir baba olmadan. Tek başına, kitaplar, başka insanlar ve gereksiz insanlar arasında benim yaşamım. Ben ne yaptım? Bana zorla, hiç sorulmadan bir mesleği sadece parası için yaparak dünyadaki bilmem kaç ülkeyi gezdim ve gezdiğim ülke kadar insan öldürdüm. Yaşamak için, hiç bir hayalim, hiç bir amacım olmadan. Düzen, bir ev ve bir araba dışında her şeye sahip oldum. Yeri geldi yatağa, yeri geldi koltuğa kadın atabildim. Bir keresinde, yalandan bile olsa evlendim bile. Beni kiliseye bağlı bir okula götürüp, kilise ve bir kitap dışında hiç bir şeye inanmadan ve hiç bir şeyi bilmeden yaşattırmalarına göz yumdum. Çünkü ne kendime söz geçirebildim, ne de karşımdaki insanlara açık bir sözle Özgür bırakın! diye bağırabildim. Demem o ki, onlar beni oraya alıp beslemeden, bana bildikleri şeyleri öğretmeden önce ben zaten Mahşerin Dört Atlısı denen dörtlüyle tanışmıştım bile. Annem öldüğünde, Ölüm çıkagelmişti. Öyle dokunulabilecek bir şey değildi elbette, gerçi ne adını ne sanını bilirdim. Ondan sonra Açlık geldi, adı kesinlikle onun yanında sadece bir kelime kalırdı. Çünkü o açlığı da içinde barındıran sefaletti; her şekliyle, her şekliyle sadece açlık kelimesinden çok daha acı bir şeydi. Ondan sonra hakkımı aramaya koyuldum, kimse bana bakmıyordu, hiç kimse benim hakkım olan payı vermiyordu; Savaş geldi. Benim çalma savaşım, hayatta kalma savaşım ve buradayım işte; Zafer!

Ve en sonunda bir küçücük zafer daha; girdiğim bir kafenin cızırtılı radyosunda dünyada dinleyip dinleyebileceğim en güzel radyo bana resmen Seni Walkman'inden kurtaracağım. Sadece gir, bir masaya otur ve sakince kahvaltılık bir şeyler iste bebeğim... Belki bir tost. diye seslenmiş ve direk kulaklıklarımı çıkararak ilk bulduğum yere oturmama neden olmuştu. Ah garson hanım, bunu size söylemeyi çok isterim işte. Aslında sadece kendimle vakit geçirmek için hemen kaldığım yerin dibindeki kafeye gitmek için biraz dolambaçlı bir yol izledim. Her şey bahaneydi aslında, yalan söyledim. En çok sevdiğim şeyi yapmak, kalabalığın arasında yürümek için... demek yerine yanıma beni tanır bir ifadeyle gelen garsona dönüp Tost. demiştim sadece gülümseyerek. İşte ben tam oradaydım, o oturduğum yerde. Benim hayatım buydu, anlaşılmaz ama çok kolay. Bir sayıyı sıfıra bölmek kadar kolay...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lawrance Lawford
Engizisyon Mahkemeleri Başkanı
Engizisyon Mahkemeleri Başkanı


Mesaj Sayısı : 97
Kayıt tarihi : 15/02/12
Soy Kökeni : Elini kirletmeyen bir avcı.
Hobiler : Kimse tanımadan ortalıkta gezinmek, insanların işlerine karışmak, karşısındakini varlığı ile huzursuz etmek
Namı : Başkan. Başkanlar başkanı.

MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Ptsi Şub. 20, 2012 8:09 pm

Akşam oluyordu. Gecenin en güzel saatleri önümde belirmişti. Odamdan çıkarken yanan tek mumu söndürmüş ve öyle dışarıya fırlamıştım. Peşimden gelen muhafızları yok sayarak ilerlemeye devam ettim. Basit, sıradan giysilerde ortalıkta dolaşmaya başlamıştım. Ensemi ovuşturdum sıkıntıyla çünkü ışıkların çok parlak olduğu yerler vardı güneş olmamasına rağmen. Ben aydınlığı seven biri değildim. Özellikle de aydınlık için elektrik kullanılıyorsa... Birden burnuma yine o tanıdık koku geldi. Yanık kokusu. Şakaklarda başlayan ağrı... Anılar zihnimde canlanmaya çalışıyordu ve bunu engellemenin yolunu yirmi yıldır bulamamıştım. Hala aynı buruk acıyı hissediyordum derinlerde. Gördüğünü anlatan sekiz yaşında bir çocuğu kim akıl hastanesine kapatıp şok tedavisi uygulatırdı ki? Anne ve babamın bunu neden yaptıklarını gayet iyi biliyor ve anlıyordum. Asla da onları suçlamamıştım zaten. Çalışma odama dönüp koltukların birinde uyuyup kalmayı düşündüm bir an için. Kısa bir an. Çünkü dışarı çıkmamın önemli bir nedeni vardı ve ben elimi kirletmek istemiyordum. Bunun için de bana bağlı avcılardan birini gözüme kestirmiştim. Sokaklarda boş boş dolaşırken onu bulabileceğim yerleri taradım zihnimde. İlk seçenek şu an tam önümde duruyordu.

Kapıyı açıp girdim içeri. Muhafızlar nasıl kamufle olmaları gerektiğini iyi biliyordu. Yoksa bu kafeye bile bir gürültü ile girecektim. Siyah ceketimi düzelttim ve etrafa göz gezdirdim. Siyah gözlerim aradığım kişinin üzerinde durdu. Uzun adımlarla ilerledim ve onun karşısına oturdum masada. Teklifsizce. Karşısına yerleşip boğazımı kaşıdım. Sonra da arkama yaslanıp ayaklarımı ileri uzattım. Aynı anda bir kadın belirdi başımdan aşağı. Gözlerimi ona çevirdim. Varlığından daha fazla bilgi almaya çalışıyormuş gibi süzdüm onu bir yandan da menüde ne varsa getirmesini söyledim. Benim için uzun bir gün olmuştu. Kişi açken düşünmesi zor oluyordu. Aklım beyazlarla dolu odaya kayarken kadın uzaklaştı. Bense tekrar karşımdakine döndüm. Neredeyse gömleğimle aynı derece beyazlıkta olan elimi masaya koydum. Burada fazla ışık vardı sanki. Rahatsız olmaya başlamam için kendime bir saat süre verdim. Sonrasında kalkıp gidecektim. "Merhaba, Stanley. Seninle şahsen tanıştığım için çok mutluyum." Normalden daha alçak sesle konuşuyordum. Bu aslında benim her zamanki sesimdi. Bağırmak benim için gereksiz bir işlemdi. "Nasıl geçiyor günün?" Beni tanıyıp tanımadığını düşündüm. Resimlerimi gördüyse çıkartabilirdi. Onun dışında kendisine yollanan kağıtlardan başka bir iletişimimiz olmamıştı.

Aynı anda gözüm arkaya kaydı. Duvardaki tablo. Yemyeşil ormanları anlatıyordu. Benimse aklıma bugün ölüm emrine imza attığım kişi geldi. Önce ateşle gözleri dağlanacak daha sonra da... Yemek yiyeceğimi düşünüp zihnimi tekrar önümde oturan kişiye odakladım. Yüce İsa günahlarımı affetsin ki avcılarıma kirli işlerimi yaptırmaktan zevk almıyordum. Gereksiz ölüm bana zevk vermiyordu. Şimdilik sadece ölmesi gereken bir kişi vardı. Ufak bir zarfın içindeki bilgileri cebimde olan kişi...

Out: Yorucu bir günden sonra ancak bunu yazabildim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Stanley Wakeman
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 28
Kayıt tarihi : 19/02/12
Soy Kökeni : Avcı
Hobiler : Yaşamak, Yemek
Namı : Stan*buraya bir devam ismi ve soy ad gelecek*

MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Salı Şub. 21, 2012 5:58 pm

Nasıl göründüğümü hayal etmeyi gerçekten istemiyordum. Edilebilecek bir şey değildi zaten büyük ihtimalle; sabahın köründe, saçları dağınık ve teni dirseklerini dayadığı masa kadar soluk olan biri olmak normal bir şeydi elbette. Ta ki önüme koyulan tostun üstündeki hala pişmenin etkisiyle kaynıyormuş gibi fokur fokur görünen yağları gördüğümden itibaren gözbebeğimin en mavi noktasında beliren ve hızlıca yayılan vahşilik çeneme kadar varana dek... Nasıl olduğunu anlayamasam da elimin yağa bulaşmaması için tosta sarılmış peçete birden havada süzülürken dudaklarımın arasında ve dilimin üstünde bütün sıcaklığı ve lezzetiyle hissettiğim tost ekmeği, dişlerimin arasında çatır çatır kırılmıştı. Aldığım ilk ısırıkla ağzımda hissettiğim kaşar parçası için dört dilenciye sadaka vereceğime söz vermiştim bile. Gerçi tostu bitirip masanın kenarındaki peçetelikten çalar gibi bir gayretle aldığım peçeteyle ağzımı silerken dilenciye verecek kadar bile param olmadığını hatırlamış ve kulağımı dört açarak radyoda çalan müziği dinlemeye başlamıştım. Bir yandan da sağ elimi cebime atmış bozukluklarımı karıştırıyordum elbette, her fakir müzikseverin yaptığı gibi...

Bir adam belirmişti birden kafenin cam kapısının önünde. Gözleri merak yoksunu bir şekilde bir şeyleri arıyordu; belki menü listesi, belki garson kızın göğüsleri-Hey! Onlara sadece ben bakabilirim!-, belki de beni. Yok canım, benim gibi birini kim arardı ki. Arasa bile bulabilir miydi ki? Keşke birileri beni bulup para verseydi. Pek ışık görmediği belliydi, yüzü benimkinden bile beyaz görünüyordu. Takım elbisesi bana iki ihtimal veriyordu; ya bir profesyoneldi, ya da farklı olmaya çalışan bir ergen. Gerçi bir ergen olmak için de fazla yaşlı görünüyordu.

Beyaz ellerinin kapıyı ittirişi bana hiç bir şey anlatmamıştı. Tam karşıma oturması aklımda bir soru işareti oluşturmuştu, boğazını kaşımasınaysa verilebilecek güzel bir anlam vardı; bir devlet görevlisiydi. Çünkü yüzü tertemizdi ve boğazı kaşınmıştı. Bu da demek oluyordu ki yeni tıraş olmuştu; yaklaştıkça ne kadar pahalı bir şey olduğunu anladığım takımı giymek için ya üst düzey bir yetkili, ya da zengin biri olmak gerekirdi. Zengin biri için sakalını her sabah kesmek zorunlu bir şey değildi ve zaten çoğunlukla kesmezlerdi. Ancak bir devlet memuru zorunluydu... Menüdeki he şeyi istediğindeyse diyebildiğim tek şey içimden olmuştu; "Tamam, zengin olduğunu takımından da anlamıştık zaten.".

Konuşmaya başlamasıyla içimden heyecanlı bir İskandinav "İngiliz!" diye bağırmış ve diğer bir İskandinav ona susmasını, adamı tanıdığını ve adının dilinin ucunda olduğunu söylemişti. Bense sorusuyla birlikte günümü anlatmaya başlamak için hazırlanmıştım bile; "Engizisyondansınız değil mi? Muhtemelen öldürülmesi gereken birileri vardır, veya yapılması gereken bir şey. Ama ben ne yaptım? Alıştım! Harcadığım her kuruşun bir insanın kanı olduğunu bilerek yaşamaya alıştım." diyerek konuşmaya başlamış olmak cidden düşünmediğim bir şeydi. İlk izlenim kitapları cidden bir işe yaramıyordu. "Ve hiç kanım kalmadı, korkarım vereceğiniz görevin ne olduğunu dinleyip düşünmeden görevi kabul etmeye hazırım!" diye son cümlelerimi de art arda sıralamış ve adamın yüzündeki ifadenin değişimini izlemeye koyvermiştim kendimi. Adamın ilk önce harflerin hangi kelimelere ait olduğunu çözmesi gerekecekti. Zaten hiç başaramamıştım tane tane konuşmayı, hiç de başaramayacağıma emin gibi hissediyordum. Ama mutlu sayılırdım, büyük ihtimalle elime bir süre sonra güzel paralar geçecekti çünkü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lawrance Lawford
Engizisyon Mahkemeleri Başkanı
Engizisyon Mahkemeleri Başkanı


Mesaj Sayısı : 97
Kayıt tarihi : 15/02/12
Soy Kökeni : Elini kirletmeyen bir avcı.
Hobiler : Kimse tanımadan ortalıkta gezinmek, insanların işlerine karışmak, karşısındakini varlığı ile huzursuz etmek
Namı : Başkan. Başkanlar başkanı.

MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Salı Şub. 21, 2012 6:43 pm

Adamı izlerken bir an gözüm onun yediğine kaydı. Sonra yediklerini hafif bulduğumu belli etmeden ona baktım. "Engizisyondansınız değil mi? Muhtemelen öldürülmesi gereken birileri vardır, veya yapılması gereken bir şey. Ama ben ne yaptım? Alıştım! Harcadığım her kuruşun bir insanın kanı olduğunu bilerek yaşamaya alıştım." Stanley hakkında anlatılmamış bir şey vardı anlaşılan. Konuşması. Belgelerde konuşmayı seven biri olarak betimlenmemişti. "Ve hiç kanım kalmadı, korkarım vereceğiniz görevin ne olduğunu dinleyip düşünmeden görevi kabul etmeye hazırım!" Son cümlesine cevap olarak gülümsemekle yetindim. Gözlem gücü iyiydi. Ne kadar iyi olduğunu düşünmem gereksizdi. Verdiğim işi yapsa da yapmasa da eninde sonunda benim ellerimde ölecekti. Herkes benim elimde ölürdü. Cadılar, avcılar ve diğerleri. Cadılar ölürdü çünkü ben öldürtürdüm. Avcılar ölürdü çünkü ben ölüme yollardım. Kötü bir adamdım sanırım. Belki de kötülerin en büyüğü.

Garson yiyecekleri koyduğunda masaya kiminin güzel kimininse berbat göründüğünü farkettim. Gelen yiyeceklerden önüme ilk çektiğim tatlı olmuştu. Karşımdaki düşünceli avcının yediği tost beni doyurmuştu. Kokular için fazla duyarlıydım sanırım. Aynı, birazdan başımın dönmesini sağlayacak olan elektriğe karşı olduğum gibi... Kaşıkla ilk lokmayı ağzıma attığımda memnun memnun başımı salladım. Sonra yeniden arkama yaslandım. "Lütfen çekinme ve sende al." Bir müddet tatlımı yemeye devam ettim. Sonra düşüncelerimi düzenlemeyi başardığımda, siyah gözlerimi ona diktim. Cebimden zarfı çıkartıp masanın üzerine koydum. "Engizisyon konusunda haklısın. Basit bir köleyim ben de. Yeni görevin bilgileri bu zarfın içinde. En kısa zamanda başlamanı umuyorum. Süre sana kalmış. Yarısı şimdi yarısı iş bitince. Sorun var mı?" Arkama yaslanıp ona baktım. Alacağı paranın miktarını okuduğu isimle beraber anlayabilirdi. Cebimdeki ikinci zarf ona verilecek parayı içeriyordu. Fakat onun zamanı değildi. Buradaki ışıkların fazlalığı göz ve zihin yoruyordu. İnsanların bu kadar ışıkta nasıl düşünebildiği ise benim için tam bir muammaydı.

Belki de her şey karanlık odalarda kapalı kalıp tek çıkış yolunun elektrikle işkence edildiğin odaya götürülmek, olmasıyla ilgilidir. Ya da gevşettiğim kravatla alakalıdır. Yatağıma yatıp uyumayı düşünmeye başlamalıydım. Yorucu bir gündü. Ve bugün "böğüren boğa*" yoktu.

*Engizisyonun en büyük işkence icadından birisi 'Böğüren Boğa'dır. Metalden yapılmış olan bu boğanın karnındaki kapağa suçlu canlı olarak konur ve ardından kapak kapatılır. Boğa ateşe tutulurken içinde kavrulan mahkum bağırmaya başlar. Bu da boğanın böğürme gibi ses çıkarmasını sağlar. Sesin şiddetine göre kişinin suçunun ne kadar olduğu anlaşılır. Şayet kişi hiç bağırmadan can verdiyse, ailesine mahkumun iyi bir hıristiyan olduğu söylenir...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Stanley Wakeman
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 28
Kayıt tarihi : 19/02/12
Soy Kökeni : Avcı
Hobiler : Yaşamak, Yemek
Namı : Stan*buraya bir devam ismi ve soy ad gelecek*

MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Salı Şub. 21, 2012 7:49 pm

O an, şu an, bu an. Hangi an olduğunu hatırlamadığım o anda Londra'nın o sokağındaki o küçük kafede kahvaltımı yedikten sonra, bir İngiliz beyefendisi gibi dans edebilirdim. Ama yine her zamanki gibi sadece içimden dans ettim. Hayatımda ilk kez bir erkek bana gülmüştü, bu cümleyi kafamda kurduğum anda ayı yerde kendimi tokatlamıştım zaten. Beni mutlu eden şeyi unutmuştum mutluluktan, garson kızın göğüslerinin altından masaya yemekleri dizişini izledim yavaşça. Resmen bir açık büfenin nasıl kurulduğu hakkında bilgi verici bir belgeseldi. Ama konu akıcı olmadığından akıcılık her eğilişte hafifçe sallanan göğüsler tarafından sağlanmaktaydı. Gözümün kızın göğüslerine takılmış olması birden gülümseme içindeki suratıma ciddiyet kazandırırken en sonunda beni mutlu eden şeyin ne olduğunu hatırlamıştım; iş. Bir devlet memuru gülümsüyorsa; büyük ihtimalle ya size bir kazık çakıyordur, ya da o söylemeden söylediklerini anladığınız ve konuşmasına gerek kalmadığı için mutlu olmuştur. Dine bu kadar bağlı bir kurumun da kazıkları diğerlerinin aksine gerçek anlamı dışında hiç kullanmamasını göz önüne alırsak; evet, kesinlikle bana bir iş çıkmıştı.

Adam onca yemeğin arasından sufleyi kaptığı gibi önüne çekmiş ve yemeye koyulmuştu. Tam bir İngiliz beyefendisiydi gerçekten. Parasının çokluğunu göstermek için masayı bütün menüyle donatmış, ama aynı zamanda kibarlık olması içinse en küçük porsiyonlu tatlıyı önüne çekip yemişti. Bu masadaki şeylerle bir aile doyardı halbuki, eğer bu adam bu hareketiyle bir aile kurmak istediğini anlatmaya çalışıyorsa yanlış kişiye çatmıştı. Zira çekinmeyip yememi istediğinde karnım zaten bir sabah için yeteri kadar toktu. Sonuçta daha azıyla dayanmıştım ve zaten yaklaşık iki yıldır daha fazlasını alacak gücüm vardı. Bir an paramı yemeğe harcamıyorsam neye harcadığımı düşünmeye başladım...

Adamın sözleri köşesinde çok az da olsa sufle artığı kalmış dudaklarından döküldükten sonra başımı nazikçe sallayıp elimi zarfa uzattım ve incelemeye başladım. Okurken göz bebeklerimin büyüdüğünü hissedebiliyordum adeta; mutluluk ve çaresizlik bir arada oturup İskoç viskisi içiyor ardından da bir kaç figür İskoç dansı yapıyorlardı. Eve gitmem gerekiyordu, eve gitmem ve bulabildiğim tüm istihbaratı toplamam gerekiyordu. Hatta ne kadar haç varsa bulup çantama koymam. Dini semboller hep gerekli şeyler olmuştur, sonuçta bir cadıyla karşılaştığımızda onların kafasına o sert alaşımdan yapılma demir parçaları atmak isteriz öyle değil mi? Gerçi sadece tüfeğimi alsam yetebilirdi. Cadıyı bulur, nişan alır ve ateşlerdim...

Elimi yavaşça adamın yüzüne yaklaştırırken içimden bir ses bu sefer öleceğimi söylüyordu, evet, bu cadıyı öldürürken ölecektim. İlk kez adını duyabileceğim kadar ünlü birini öldürmem gerekiyordu. Kötümser İskandinavlar neden açık sözlü olmak zorundaydı ki? Şükür ki parmaklarım nazik ama hızlı bir şekilde adamın bembeyaz teninin üstünde çok fazla belli olan kara sufle kalıntısını temizlerken içimdeki İskandinav mutluluğumu geri getirmişti; cadıyı öldürecek ve paramı alacaktım. "Sorun yok tabi ki!" dedim eskisinden daha sakin bir ses tonuyla. "Yalnız hazır bu kadar şeye para verecekken benim tostu da arada ödeseniz? Yol parası yaparım onu da? Nasıl fikir?" diyerek yol paramı kurtaran nazik soruyu da sorarak bu adamla en azından bugünkü konuşmamı bitirmiştim bile. Ayağa kalkmamla beraber eve yürüyecek ve hazırlanacaktım, ardından da tüfeğime bakım yaptırmam gerekliydi. "Olivette Perdita, ha?"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lawrance Lawford
Engizisyon Mahkemeleri Başkanı
Engizisyon Mahkemeleri Başkanı


Mesaj Sayısı : 97
Kayıt tarihi : 15/02/12
Soy Kökeni : Elini kirletmeyen bir avcı.
Hobiler : Kimse tanımadan ortalıkta gezinmek, insanların işlerine karışmak, karşısındakini varlığı ile huzursuz etmek
Namı : Başkan. Başkanlar başkanı.

MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Salı Şub. 21, 2012 8:29 pm

Ondan cevap beklerken bir yandan da yemekle meşguldüm. Stanley, zarfın içindeki bilgileri okurken heyecanlanmıştı. Bu kadar bariz bir heyecanlanma beklememiştim. Bense yemek yemeyi kesmiş onu izlemeye başlamıştım. Belki de yemememin nedenlerinden biri başımın dönmeye başlamasıydı. Elektrik vardı. Işık vardı. Ve benim için korku vardı. Bastırılabilirlik düzeyinde olan bir korku. Ama artık gitme vaktim yaklaşıyordu. Ben bunları düşünürken Stanley, belki de hayatına son verebilecek bir hareket yaptı. Elini bana doğru uzattığında muhafızların çeşitli masalardan ayağa fırladığını gördüm. Gözümü onlardan ayırıp tekrar karşımdakine çevirdim. Ya göründüğünden cesur olduğunu anlatmaya çalışıyordu ya da cidden basit bir mahkeme görevlisi olduğumu düşünüyordu. İki seçenekte pek umrumda değildi. Stanley elini yüzümden çektiğinde, bana dokunabilen nadir kişilerden olduğunu düşündüm. Sonuçta basit avcıların değil dokunmak, yaklaşmaya bile hakları yoktu. Bense bu kuralı uzun zaman önce yıkmıştım. Yine de aralarında gezinmeme rağmen beni tanıyanlar temasta bulunmaya cesaret edememişlerdi. Muhafızlar bakışımla beraber tekrar yerlerine oturdular.

Adamın sözlerini dinledim. Başımı hafifçe yana eğdim ve cebimden bir zarf daha çıkardım. Masaya koymadan önce krem rengi zarfı salladım havada. Ardından masaya koyup önüne ittim zarfı. Çökmeye başlamıştım sanırım. Yine de önce onun kalkması gerekiyordu. Parayı aldıktan sonra izlenecekti belli bir süre. Kısa süre. Sırf bir şeyler yapmış olmak için yeniden gülümsedim. Bu işi başarabileceğinden şüpheliydim elbette. Ben zor güvenirdim. Belki de dost olduğunu söyleyen ama ardından beni karanlık odalara kitleyen doktorlar yüzündendi. Ben sağlıkçılara bile güvenmezdim. Sıkılmaya başlamıştım sanırım. Fazla sabit durmak hoşuma gitmiyordu. Bir şey söyleyip söylemeyeceğini anlamak için yüzüne bakmaya devam ettim. Aklımın anılara kaymasını engellemek için imzaladığım belgelerin çokluğunu düşündüm.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Stanley Wakeman
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 28
Kayıt tarihi : 19/02/12
Soy Kökeni : Avcı
Hobiler : Yaşamak, Yemek
Namı : Stan*buraya bir devam ismi ve soy ad gelecek*

MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   Cuma Şub. 24, 2012 8:49 pm

"Salaklar." diye fısıldamıştım yerine oturan muhafızları kastederek. Dememle beraber önümdeki adamın gözbebeğindeki şaşırma ifadesini okumuştum bile. "Dibindeyim, benim yanıma geldin, yarım saattir sakince konuşup yemek yiyoruz, yüzlerimizde bir anlaşmanın verdiği rahat ifade var; müttefiğiz. Ama her nasıl oluyorsa benim yanağındaki artığı temizlememle hepsi ayağa kalkıp seni korumak için burada olduklarını belli ediyorlar." diye açıklamaya başladım önümdeki adama sessizce; "Düşünmeden hepsi kendini olası bir saldırgana ele verdi.". Sözlerimden sonra haddimi aşmış olabileceğimi düşünüp çenemi kaşıma bahanesiyle başımı aşağı indirmiştim. Haklıydım ve karşımdakinin bunu bildiğini biliyordum. Bir şey yapabilecek veya aleyhime konuşacak o korkak, cahil engizisyon görevlilerinden değildi. Gözlerimi onunkinden ayırmamın tek sebebi de buydu zaten; kişiye saygı.

Önümde sallanan zarfla beraber hevesle kafamı kaldırmış ve gözlerimle gittiği her noktayı takip etmiştim adeta. Saman kağıttan yapılan zarf biraz ağır görünüyordu. Uzun süreli işsizlikten paslanmış olabileceğimi düşünürken elim de ister istemez diğerinin bileğini kavramış ve sıkarak kontrol etmeye başlamıştı. İçimde gittikçe büyüyen bir heves vardı zira uzun süreli tembellik benim gibi birine pek yarayan bir şey değildi. Yaklaşık iki aydır yaptığım en büyük aktivite Londra'yı yürüyerek gezmeye çalışmaktı ki iki sokak sonra amacımdan sapıp bir restorana girmiştim aç bir ifadeyle.

Zarfı alıp arka kıçımı zorlayarak arka cebime koyduktan sonra adama "Başka cebim yok ki. Ehe." ifadesiyle gülümsemiş. Bir kaç saniye sonra da ellerimi masaya dayayarak olduğum yerde ayağa kalkmıştım. "Yalnız hazır bu kadar şeye para verecekken benim tostu da arada ödeseniz? Yol parası yaparım onu da? Nasıl fikir?" dedikten sonra kibar bir şekilde başımı öne eğerek reverans yapıp çıkışa doğru yönelmiş ayaklarıma uymayı tercih etmiştim. "Çok yakında görüşürüz!"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Lady D'arbanville gibi alakasız biri sadece.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» AHMET SELİM-BAŞLADIĞI GİBİ BİTSİN...
» Cm Punk sakallarını eskisi gibi yapsın dienler?

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Kanayan Ay  :: Londra :: Park :: Eule Schokolade Cafe-
Buraya geçin: