Kanayan Ay

*Buraya random gothic cadılı söz geliyor*
 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 McDonalds

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Dimitra Makrigianni
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi


Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 12/02/12
Soy Kökeni : Bulanık
Hobiler : psikoloji, kitap okumak, alakasız yerlerde uyuyakalmak
Namı : D'yle başlayan her türlü alakasız isim

MesajKonu: McDonalds   Paz Mart 18, 2012 7:13 pm

    Nefret dolu olmaya hakkının olmadığını biliyordu, eğer hissettiklerinizi kimse umursamıyorsa duygular insanı yormaktan başka bir işe yaramazdı- ve Dimitra kendisinin, Yunanlığının ihtişamı sağ olsun İngiltere’ye gelmiş gereksiz işçi nüfusu grubunda yer alan kendisinin ne düşündüğünü ipleyen kimsenin olmadığına emindi, fakat…
    McDonalds ve WalMart, iki işinden de gerçekten nefret ediyordu. İkisini karşılaştırmaya kalksa hangisinden daha çok iğrendiğine bile karar veremezdi, böyle de mühimdi durum. Çocukları gibiydiler, ayıramıyordu.
    Şımarık, nefret edilesi, üvey çocukları gibi.

    Nefesini yavaşça verip ayakları üzerinde sallandı. Gece yarısına yaklaşıyordu saat, mesainin en iyi zamanları sayılabilirdi belki de pek bir müşteri yoğunluğu olmadığı için. Ama yorgunluk Dimitra’nın sevinmesini engelliyordu. Beş saattir ara vermiyordu, bacakları artık hissizleşmişti ve eli kulağında soğuk algınlığı her zamankinden beter olacağa benzer bir şekilde burnunu gıdıklıyor, boğazını yakıyordu. Ayakta durmaya hali yokmuş gibi hissediyordu ama en kötü günlerinden biri sayılmazdı bu. Biraz toparlanmak için yumruğuna öksürdükten sonra müşterinin onaylamaz bakışları karşısında rengi atıp gözlerini yere indirdi menünün olduğu tepsiyi normal tavırlarından bile ürkekçe iterken. Gözlerinin dolması anlık öksürüğün şiddetinden miydi yoksa tırstığından mıydı bilemiyordu- Burada patronlarına şikayet edilmemişti Dimitra, ve edilmemeyi de umuyordu. Bu işe ihtiyacı vardı, olmasa burada bir saniye durmazdı.


    ‘‘Buyrun.’’ diye mırıldandı belli belirsiz sesiyle bile aksanını saklayamayarak.
    ‘‘Ben de burada temizliğe dikkat ediyorlar sanıyordum,’’ dedi şu Dimitra’nın yüzüne bakmaya korktuğu müşteri –hoş, kimin yüzüne bakabiliyordu ki? Dimitra göz ucuyla kadının iki tombul çocuk sahibi bir anne olduğunu gördü. Gece yarısında, çocukları acıkınca McDonalds’a getiren bir anne. Bilinçsizliğin yapı taşı.
    Eğer gülebilse gülerdi, gerçekten. Fast food restoranında hijyen mi? Şakaysa çok komikti, gerçekte hiç komik değildi. Başka neler sanıyordu acaba bu kadın? Burada bir hayvanın derisinden organlarına kadar her şey kıyma malzemesi yapılabiliyordu, tanrı aşkına hijyenden bahseden kimdi?

    Kadın Dimitra’nın yakasındaki karta bir bakış atıp –ki aksanı duyduktan sonra bir de ismi yüzünden ah şu göçmenler bakışını yemişti Dimitra- kıçını dönüp giderken Dimitra göğsüne kaya gibi oturan berbat bir korkuyu hissetti. Garip bir şekilde fazla panik yaptırmayan bir korkuydu bu, sadece… Ağırdı. Savunduğu her şeyin –çevre, hayvan hakları- aksine giden burada çalışmak yeterince zorken bir de bilgisiz insanlar ve kovulma paranoyasıyla uğraşıyordu. Acıydı, çok acı. Hissizleştiği zamanlar mı yoksa her şeyden nefret ettiği zamanlar mı daha iyiydi bilemiyordu, ama şu an ikinci halindeydi.

    Bunu hak edecek ne yapmıştı ki, tanrım. Niye bazı insanlar diğerleri kadar şanslı olamıyordu? Dimitra, kendisiyle birlikçe çalışanlar gibi değildi. Hani o okulu sallamayıp, zamanını saçma sapan harcayıp sonu bir fast food restoranında ölümüne çalışmak olan tiplerden değildi o, hayır. Zekiydi, dersleri iyiydi ama ailesi dağılmıştı ve… Ah para. Para. Neden bu kadar berbat bir şeydi para?

    Bazı şeyleri sorgulamayı boş vereli uzun zaman olmuştu ama hareketleri otomatiğe bağlatan bu işler ona kötü bir alışkanlık kazandırmıştı; Düşünmek. Her seferinde sipariş isteyip kasada aynı hareketleri yaparken beyni hayatın anlamından intihar seçeneklerine kadar çok fazla şey düşünüyordu. Çok. Fazla. Şey. Mutfaktakilere başka bir menüyü hazırlamalarını mırıldandıktan sonra –normal insanların aksine bağırmayı beceremediğinden her seferlerinde mutfaktakilerin yanlarına yürüyüp dürterek söylemek zorunda kalıyordu- müşterilere arkası dönükken gözlüğünün ardındaki yorgun gözlerinden birini yumruğuyla ovuşturduktan sonra iç çekerek arkasını döndü.

    İç çekmek bir hataydı tabii, burnuna o iğrenç patates yağlarının kokusu geldiği anda midesi kalktı ama öğürmemeyi becererek çalışmayı devam etti. Kendisiyle gurur duyuyordu, ilk aylarının aksine artık günde birkaç kez kusmuyordu burada çalışırken. Bu bir ilerlemeydi. Tam da istediği meslekte bir ilerleme olmasa da…
    Tanrım, bu moral bozucuydu.

    Kafasını 197. intihar seçeneğinden (fırını en yüksek dereceye kurduktan sonra kendini içeriye kilitlemek) uzaklaştırmaya çalışırken teselli bulmaya bile uğraşmıyordu. Dudaklarını ıslattı gözlerinin kapanmasına engel olmak için gene çaba göstermesi gerektiğinin farkına varınca. Saat ilerledikçe uyku ihtiyacı da artıyordu… Uyurken bile beyninin dinlenmesine izin vermediği için özel gücünden öyle nefret ediyordu ki.

    Kadının arkasından binlerce yıl yaşlanmış gibi hisseden bir bakış attıktan sonra gözleri kasa önündeki bir kaç kişiye kaydı utangaçça.
    ‘‘Sipariş vermeyen var mı?’’ dedi mırıldanmadan bir ton yükselttiği sesiyle –bakın, bu da bir ilerlemeydi!

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Matthew Fleming
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 212
Kayıt tarihi : 07/02/12
Hobiler : Eh işte, insanların hayatını kurtarmak falan.
Namı : I'M THE HERO!

MesajKonu: Geri: McDonalds   Ptsi Mart 19, 2012 5:44 pm

Gecenin belki de on ikisi olmuştu ve hala bitmemişti mesaisi. Pekala, tam olarak on iki sayılmazdı, on bir buçuk ya da on bir kırk beş gibi de olabilirdi. Belki de sıkıldığından dolayı kendisi abartıyordu ancak... Eh, hadi ama! Bu şekilde düşünmekte haklıydı. Daha nöbete yeni başlamış da olsa, haklıydı.
Arabayı park ettikten sonra anahtarı aracılığıyla kilitleyip en sevdiği fast-food restoranının kapısına doğru ilerlemeye başladı. Eskiden, kullandığı hiçbir aracı böyle kısa işler için kilitlemezdi. Hatta anahtarı içeride bırakıp dışarıya çıkar, sonra hiç uğraşmadan arabasına biner ve yoluna devam ederdi fakat... Eh, artık bir arabası olmadığı göz önüne alınırsa bu hareketinden de nasibini almıştı. Bundan daha bir yıl öncesine kadar kendine ait bir arabası vardı. Çok müthiş bir araba değildi belki ama hiç de kötü sayılmazdı, kendince iyi bir arabaydı işte. Ailesi tarafından bir işe girmesini kutlamak üzerine alınmış bir arabaydı, bu hediye büyük çapta yapılan şeylerin bir sonu olduğunu simgeliyordu. Artık eskisi gibi baba parasını özgürce harcayamıyordu, ailesi artık yetişkin bir birey olduğunu ve kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini tembihlemişti ona. Gerçi para sıkıntısı yaşadığı söylenemezdi, gayet de rahat bir şekilde geçimini sağlayabiliyordu.
Otomatik kapının açılmasıyla içeriye girdi, dışarı ile restoranın içindeki sıcaklık farkının farkına varmak hiç de zor olmamıştı. Kasaların bulunduğu yere doğru ağır adımlarla ilerleyip ne yiyeceğini seçmek için kasiyerlerin arkasında asılı olan seçeneklere göz ucuyla baktı. O menülerin hepsini adı gibi iyi biliyordu. Daha sadece kasaların bulunduğu yerde de olsa üstün koku alma duyusu sayesinde (sadece fast-food için geçerlidir) algıladı Mcdonalds'ın kendine has kokusunu. O uzun, sarı renkli patetes kızartmalarını, ya da yumuşak iki ekmeğin arasındaki hamburger köftesini tanımlıyordu bu koku. Ve işte... Sanki evinde gibiydi. McDonald's, onun dünya üzerinde her yerde kolayca bulabileceği ikinci eviydi. Aslında şuanda McDonalds'ta olması değil de devriye geziyor olması gerekiyordu. Ya da hiç devriye gibi uğraştırıcı işlere bulaşmayıp da emniyet müdürlüğünde tıpkı meslektaşları için de olduğu gibi masasında boş boş oturarak, gazete ya da dergi okuyarak, bilgisayarda diğer arkadaşlarının yaptığı gibi poker oynayarak ya da Ipod'u aracılığıyla müzik dinleyerek veya oyun oynayarak daha hızlı geçmesini sağlayabilirdi.
İşini, evet hala seviyordu bir polis olmayı, ancak eskisi kadar çok önemsemiyordu. Evet, hala o polisiyenin heyecanını taşıyordu fazlasıyla. Önemli ya da önemsiz, herhangi bir ihbarda, operasyonda ya da haberde hemen kahraman polis moduna giriyordu. Ancak istediği terfi elinden kaçtı kaçalı her fırsatta işten kaytarıyordu, artık eskisi kadar uğraşmıyordu polislikle, daha çok kendi tembelliğini ön plana koyuyordu. Şuan için olduğu gibi. Devriyeye çıkmak için gönüllü olmuştu. Ancak bunu yine etrafta gezinmek, tıkınmak ve bir şekilde işten kaytarmak için yapmıştı.
Kasadaki görevlilerden biri sipariş vermeyen birinin olup olmadığını normalden farklı bir şekilde, kısık sesle sorduğunda neyse ki onu duymayı başarıp önünde duran yaşlı adamı hafifçe iterek öne geçti ve te.
"Evet, ben bir..." Lafını tam tamamlayarak her zaman istediği menülerden birini isteyecekti ki, kasadaki kızın yüzüne baktığında anlık bir fikir değişikliğine uğradı. McDonalds şapkasından çenesine kadar inen kısa ve düz saçları, yorgun, bitmiş bir halde müşterileri bekleyen bir hali vardı. Ufak tefek bir kızdı, Matthew'den ne kadar kısa olduğu ise düşünülmesi gereken ayrı bir meseleydi. Sevimliydi. Gerçekten sevimli. Kendi halindeydi ve nedense hiç mutlu görünmüyordu. Evet belki McDonalds çalışanları her zaman neşeyle gülümsemezdiler müşterilerine ancak o anlar sadece fazla yoğun olduğu anlardı. Somurtkan çalışanları hiçbir müşteri sevmezdi sonuçta. Onunla başka bir yerde karşılaşıp konuşmayı çok isterdi. Fakat iki kelimesinin arasındaki saniyelerden bile kısa bir süre aralığı içinde bu konu hakkında uzun uzun düşünmeye fırsat bulamayacağından dolayı elinden gelen ilk şeyi yapıp konuşmayı uzattı sadece. "Ehm... Tam olarak ne tür bir şey istiyorum bilmiyorum, seçenekler hakkında pek bir fikrim yok. Aslında tavsiyeni almak hiç fena olmazdı." Düşünceli bir surat takınıp kızın arkasında görünen hamburgerlere seçim yapamıyormuş gibi bir bakış attı, hemen ardındansa kasaların bulunduğu yere biraz daha yaklaşıp rahat bir tavırla, ellerinden birini destek amaçlı kırmızı tezgaha dayadı ve aynı rahat tavrıyla gülümseyerek kızın gözlerinin içine baktı.

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

I just wanna lay in my bed:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Dimitra Makrigianni
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi


Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 12/02/12
Soy Kökeni : Bulanık
Hobiler : psikoloji, kitap okumak, alakasız yerlerde uyuyakalmak
Namı : D'yle başlayan her türlü alakasız isim

MesajKonu: Geri: McDonalds   Çarş. Mart 21, 2012 3:13 pm

    Dimitra’nın göz ucundan gördüğü kadarıyla şu an sipariş verecek olan insanın zaten pek de kalabalık olmayan sırayı bozmuş olma ihtimali fazlaydı. Birkaç istisna tip dışında müşterileri incelemekten yorulmuş olan beyni şu yaşlıca adamın sipariş verip vermediğini hatırlamıyordu ama, hey, sorun ki Dimitra’nın umrunda mıydı. İnsan haklarını hayvanlarınkini umursadığı kadar umursamayan biri olarak –çünkü hayvanlar daha önemliydi, cidden- yeni müşteriyi uyarma gereği hissetmedi- zaten baştan aşağı bir göz atma cesareti bulduğunda da otorite fobisini çok güzel harekete geçirebilecek bir detayı yakalamıştı.

    Adam üniformalıydı, polis üniformalı. Bildiğin polisti. Dimitra isteği dışında bir çekingenlik hissetti- polis demek otorite demekti ve otorite de Dimitra’nın sayıları oldukça fazla olan korkularından sadece bir tanesiydi. Ama tamam, yok canım, normalden farklı bir şey yapmayacaktı Dimitra, sadece rütbesinin ne olduğunu tahmin etmemeye çalışacaktı, çünkü aman tanrım –ya yüksekse? Korkunçtu. Ama… Umuyordu ki bu adam sadece normal, sıradan bir polisti canım bu saatte McDonalds’a geldiğine göre? Dimitra bütün bunları jet hızıyla düşünürken başını meraklı köpekler gibi hafif yana eğmesi dışında hiçbir şey içten içe müşteriyi analiz etmeye kastığını belli etmiyordu. Yaşasın gözlükler, yaşasın şapka, yaşasın durgun yüz ifadeleri. Yaşasın fazla çalışan beyin.

    Şu eski posterlerdeki gibi klasik, hoş bir tipi vardı müşterinin, sarı saç, mavi göz, klasik ikili. Ve aksan, ah evet aksan, adam –ya da genç adam, o kadar da olgun durmuyordu- kesinlikle İngiliz değildi. Tipi İngiliz olmak için fazla… Hoştu zaten. İnsanları stereotiplemek hobisi değildi ama doğruya doğruydu şimdi, İngiltere’de pek fazla böyle çizim-gibi yüzler görmüyordu. Konuştuğunda da Dimitra’nın tahmini doğrulandı. İngilizcedeki aksanları ayırmada usta sayılmamasına rağmen –kendi berbat aksanınınkine yakın olanların Akdeniz’den çıkma olduğunu çakabiliyordu anca- bu adamın Amerika’da bir yerlerden olduğuna emindi… Dimitra’nın tüm o müthiş İngilizce yazma becerilerine rağmen konuşmada/dinlemede çok iyi olmadığından aksanını anlamanın zor olduğuna da. Ama çok da farklı değildi canım…

    Kendi fikri istenince bir an beyni hata vermesine rağmen bu konuda neredeyse otomatiğe bağladığından fazla şaşırmış görünmemişti. Malum, hemen arkadaki menülere bakıp kendi lanet olası beyinlerini kullanmaktan acizlermiş gibi ne istediğini bilmeyen müşterilere fikir vermek de bu işin bir parçasıydı ne yazık ki.
    ‘‘Eğer gerçekten açsanız Big Mac öneririm-’’ diye mırıldandı bir eliyle şapkasının ardından gergin gergin kafasını kaşıyıp diğer eliyle bir şey yapması gerekmemesine rağmen kasadaki tuşların üzerine dokunarak. Şu saatte kapanmaya yakın olduklarından genelde mutfaktakiler yeni menü hazırlamaya uğraşmazlardı ve Dimitra engin deneyimleri sayesinde mutfakta gün içinden kalma olsalar da her zaman bulunabilecek ünlü hamburgerleri biliyordu. Yaşasın. Hem McDonalds’a bu saatte gelen çoğu kişi öyle hemen öncesinde hazırlanmış yepyeni bir hamburger alamazdı… Fast Foodun altın kuralı.

    Bir an adamla göz göze geldiklerinde –bir insanın gözleri nasıl bu kadar parlak ve canlı olurdu?- asosyalliğinin bütün ihtişamıyla yorgun gözlerini kaçırmasına rağmen konuşmasında duraklamadan devam etti.
    ‘‘Tatlı olarak da… Elmalı veya vişneli pie var, eğer üşümeyecekseniz Mcflurry de alabilirsiniz.’’ dedi saçından çektiği elinin başparmağıyla arkadaki tatlı çeşitlerini göstererek. Şu fikir isteyen müşterilerin neden menü okumaktan aciz olduğunu anlayamamıştı henüz.
    Ama kabul etmeliydi ki bu genç adam Dimitra’nın tüm o nefret dolu moduna rağmen o kadar itici gelmiyordu çünkü- eh, her müşteri gülümsemeye ya da kibar konuşmaya uğraşmazdı -Evet, Dimitra artık emir kipi dışındaki her tür konuşmayı kibar saymaya başlamıştı- ve kıskanılası bir özgüveni vardı. Dimitra kasadaki tuşlarda gergince dolaştırdığı parmaklarıyla adamın kararını bekledi- lütfen, lütfen o klasik aşırı kararsız müşteri tipinden olmasındı, lütfen.


●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Matthew Fleming
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 212
Kayıt tarihi : 07/02/12
Hobiler : Eh işte, insanların hayatını kurtarmak falan.
Namı : I'M THE HERO!

MesajKonu: Geri: McDonalds   Salı Mart 27, 2012 8:38 pm

Gözlerini kızın gözlerinden ayırmıyordu. Gülümseyerek ona bakıyordu, bir an için bile tavsiyede bulunurken bakmamıştı arkadaki menülere. Ne zaman, ne yiyeceğinden zaten her zaman emin olurdu, bütün menülerin tadının neye benzediğini gayet iyi biliyordu zaten. Çalışanlardan da iyi bildiği bile düşünülebilirdi, sadece arkadaki hareketli mutfak manzarasına tanık olmamıştı daha önce, ama o da hiç sorun değildi. Tezgaha yaslanırken, bir müşteriden çok sohbet amaçlı gelmiş, rahat rahat sohbet edermiş gibi görünüyordu, amacı da buydu zaten.
Kız yemek menüleri hakkında konuşurken, görevini yaparken gözlerini ona dikmektense yakasındaki isim kartına bakmayı tercih etti, her ne kadar gözlerinin içine bakıp iyimser bir tavırla gülümsese de yakalayamamıştı kızın bakışlarını. Ve isim kartı... Adı da... Şey olmalıydı... Pekala, Dimitra kısmı tamamdı, tamam sayılır. Fakat soyadı, ah, soyadı kabus gibiydi. Mak... Makree-..., Makridge... O 'G' harfini telaffuz etmeliydi değil mi? Tanrı aşkına, ailesi böyle bir soy adı hak edecek ne yapmıştı acaba? Eh... Kız İngiliz ya da Amerikalı değildi işte. Adından ya da soy adından, iki türlü de açıkça belli oluyordu bu. İtalyan olabilirdi belki, çünkü İtalyanların da değişik ve okunamaması için özellikle oluşturulmuş soyisimleri oluyordu. Rusların da, Macarların da... Artık hangi ırktan ise, o milletin insanlarına eğer bütün hepsi böyleyse, bu tür soy isimlere sahip oldukları için acıyordu. Bakışları kızın isim kartında gereğinden fazla oyalandıktan sonra, o uzun soy adı okumaktansa pes etti ve yine yüzüne çevirdi bakışlarını sırıtarak.
"Gerçek tavsiyeni almak istemiştim. Hani şu sana ait fikirlerin bulunduğu, genel menüleri değil. Big-Mac menüyü herkes önerir. Ondan istemediğime eminim." Kıza eğlenirmiş gibi sırıtarak bakarken, bir yandan da süzüyordu onu. Kısa, simsiyah saçlarının beyaz tenine ne kadar fark yarattığını, koyu renk gözlerini, gözlüklerinin arkasında saklanan ve neredeyse hiç göz göze gelme fırsatı bırakmayan gözlerini. Klasik McDonald's çalışan kıyafetlerinin içinde, diğerlerine oranla daha... Daha sevimliydi. Neden bu kadar sevimli görünüyordu? Belki de boyu ve ufak tefek bir şey olması, bir de durgunluğu buna katkı sağlayan şeylerdi. On sekiz yaşında bile görünmüyordu üstelik. Ama her şeyi bir yana koyarsak... Tatlıydı. Hem de çok.
Düşüncelerini bölen, kızın mırıltısı oldu. Tam tatlı göründüğünü düşünürken tatlı demişti kız, bir an için düşünceleriyle onun söyledikleri bir olunca kendine geldi. Aslında onun bahsettiği tatlı... Dondurmaydı. Kendi görünümü değildi. Eh, her neyse.
Diğer kasalardaki müşteriler siparişlerini hızlı hızlı verip istediklerini aldıktan sonra bir an önce evlerine gitmeyi planlarken, Matthew sipariş vermeye gönülsüz bir müşteri gibi daha iyi bir yanıt bekleyerek bir cevap bekliyordu çalışan kızdan. Bir an öylece durup sonra omuz silkti ve düşünceli-kararsız müşteri edasıyla tatlı menülerine şöyle bir istemsizce, öylesine baktı kızın işaret etmesinin ardından.
"Bilmiyorum... Belki de Mcflurry iyi bir seçenek ama... Hiçbir fikrim yok." O kararsız surat ifadesiyle, şimdi ona sıkıcı gelen tatlı menüsünü istemsizce bir süre daha süzdü, normal şartlar göz önüne alındığında, dondurma ve her türlü tatlıya hayran biriydi, tabii ki de bir tatlı alacaktı, orası ayrı. "Dondurmayı çok severim. Biz Jerseyliler yaz kış dondurma yiyebiliriz. Hem dayanıklıyızdır, hem de havalar elverişlidir. Bilirsin işte, özellikle de Güney kısmı. Çünkü Güney'de hava her zaman daha sıcaktır tatlım, eğer daha önce gitmediysen bir gün gittiğinde anlarsın. Jersey müthiş bir yerdir."

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

I just wanna lay in my bed:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Dimitra Makrigianni
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi


Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 12/02/12
Soy Kökeni : Bulanık
Hobiler : psikoloji, kitap okumak, alakasız yerlerde uyuyakalmak
Namı : D'yle başlayan her türlü alakasız isim

MesajKonu: Geri: McDonalds   Cuma Mart 30, 2012 6:25 pm

    Dimitra dudaklarını birbirine bastırdı. Kendi görüşü… Kendi görüşü? Ah ne şirin, düşünceli müşteri onun görüşünü soruyordu. Dimitra’yı normal bir insanın sosyal yeteneklerine sahip sanmıştı herhalde… Ah, bu bir sorundu tabii. Dimitra’nın asosyalliğine rağmen bu işi yapabilmesinin sebebi otomatiğe bağlamasıydı- siparişi sorar, alır, mutfaktakilere söylerdi ve bu döngü tekrar ederdi- çoğu zaman kimse aradan çıkıp onun görüşünü sormazdı. Öneri isteyenler bile. Dimitra da gerektiğinden fazla başka insanlarla iletişim kurmazdı. Ona en uygunu ezberlediği şeyleri tekrar etmekti, kendi fikirlerini açıklamak değil.

    Yine de düşündü… Kendisi bu yere çalışanı olmak dışında ne zaman gelmişti ki? Selanik’te, ailesi az-çok tamamken birkaç kez gelmişliği vardı. Çocuk menüsü yerdi –evet, o derece eski zamanlardı- ve… Eh, o zaman bile McDonalds pek de favori mekanı sayılmazdı.
    …En azından burada çalışmıyorken durumu böyleydi. Çalışmaya başladığında ise direkt nefret etmişti, o kadar.

    Buraya müşteri olarak gelse- buna parası olsa hani- ne yerdi ki? Menüleri, onların iğrenç yağlarını, kalitesiz malzemelerini düşündü ve hemen gözlerini kapayıp aklını onlardan uzaklaştırdı. Sadece üzerlerinde fazla düşünmekle bile midesini bulandıracak kadar iğrençtiler ona sorulursa. Yalan söylemeyi de beceremediğine göre tekrar esas soruna gelmişti… Ne önerecekti?
    Birdem onun için cevabın ne kadar basit olduğunu fark etti… Salata. Salatalar güzeldi, Dimitra’ya uyarlardı ve pahalılardı da, yani patronu normal menüler yerine dandik bir şey önerdi diye ona kızamazdı.

    Kısa süren düşünme süresi bitince nefes alıp konuştu;
    ‘‘Ben olsam salata alırdım.’’ dedi hep öne eğdiği kafasını hafifçe kaldırarak- Dimitra ancak bu kadar meydan okuyabilirdi. Bunu önermenin saçma olduğunun farkındaydı, salata için McDonalds’a gitmek sarılmak için fahişe tutmak gibiydi sonuçta. Sözünün dinlenmeyeceği de kesindi ama hey, salata üzerinden de muhabbet sürdürülmezdi ki. Bunu önerdikten sonra bu saatte gereğinden fazla hayat dolu olan genç adamın kendisinden ve fikirlerinden ümidi keseceğini umuyordu.
    Aslında tam olarak bunu ummuyordu ama… Eh, başka ne olabilirdi ki?

    Müşteri tatlı menülerine göz atarken umudu daha da yeşerdi- belki de hemen oracıkta hem tatlıya hem menüye karar veriverirdi normal insanlar gibi? ‘Evet, evet Mcflurry iyi bir seçenek LÜTFEN MCFLURRY ALIN’ diye bağırmak istiyordu ama her zamanki gibi sessizce izlemekle yetindi. Eğer bir şey diyecek özgüveni olsa derdi tabii.
    Adam tekrar konuşmaya başladığında Dimitra sakince dinledikten sonra konuşması bittiğinde beyni kendi kendine reset atmış gibi hissederek kaşlarını çattı. Bir dakika… Bir dakika.
      Düşünceler yükleniyor; lütfen bekleyiniz..
      1- Aha, cidden Amerikalıymış! (%70)
      2- Bak, aksan tahmin etmek o kadar da zor değil. (%48)
      3- McDonalds’da olmasına şaşmamalı… Americans. (%32)
      4- Cahildir de şimdi bu? (%5)
      5- Bana tatlım mı dedi? (%0)


    Dimitra ne yapacağını bilemez şekilde saçını kulağının arkasına attı, gözlüklerini düzeltti, ensesini kaşıdı ve sonunda klasik asosyal tavrıyla ellerini önünde tutup parmaklarıyla oynamaya başladı. Belli belirsiz çilli yanaklarının kızarmadığını umuyordu ama yüzündeki karıncalanma göz önüne alırsa, pek de emin değildi… Şimdi… Ne deseydi ki? Gözlerini kıstı hafifçe. Bu adam ya herkese sevgi saçan bir tipti, ya da… Fazla çapkındı? Hmm… İnsan millete tatlım demeyi sevse de en azından çekici kızlara derdi değil mi? Kendisi gibi ‘aman-tanrım-o-kadar-silik-bir-tip-ki-varlığından-bile-emin-olamıyorum-’ türündeki bir kıza değil.

    Yardım ister gibi yanındakilere bakmamak için kendini zor tutuyordu- hoş baksa ne olacaktı ki? İnsanlar adını hatırlamaya bile tenezzül etmezken ona yardım mı edeceklerdi yani? Bir süre cevap veremeyip öylece kalakaldığını fark ettiğinde normalde durgun çıkan sesinde hafif bir telaşla konuştu ne diyeceğini hala bilmemesine rağmen. Sonsuza kadar öylece parmaklarıyla oynayıp durarak ne diyeceğini düşünme şansının olmaması ne kötüydü.
    ‘‘B-Ben de güneyden sayılırım… Yunanistan… Balkanların güneyinde ya hani...’’ Yutkundu. ‘‘Ondan ötürü.’’ Ne kadar boş konuştuğunu fark ettiğinde kızardığına cidden emindi- Azar yiyecekti, kendisinden yüksek rütbeli biri müşteriyle alakasız bir muhabbet yaptığını görürse KESİN azar yiyecekti. Oynamaktan yıprattığı parmaklarını aceleyle kasaya koydu tekrar. ‘‘Dondurmayı seviyorsanız McFlurry dışında külah dondurma çeşitlerimiz var.’’ Yine otomatiğe bağlamaya çalışıyordu ve kafasında bin bir şey dönmesine rağmen çok da başarısız sayılmazdı. ‘‘Ne yemek istediğinize karar verdiniz mi?’’

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Matthew Fleming
Avcı
Avcı


Mesaj Sayısı : 212
Kayıt tarihi : 07/02/12
Hobiler : Eh işte, insanların hayatını kurtarmak falan.
Namı : I'M THE HERO!

MesajKonu: Geri: McDonalds   Ptsi Nis. 02, 2012 8:40 pm

Kızın dediklerine verdiği ilk tepki bile gülümsemesinin artmasına yeterliydi. İsteğine karşın garip, ters ya da sorgulayıcı bir tavır takınmamıştı ve bu... İyi bir şeydi. Kızın kısa bir süreliğine de olsa düşünmesini izledi, gözlerini ondan ayırmıyor, sanki kendisi çalışanmış da kız müşteriymiş gibi bekliyordu cevap vermesini. Bakışları ise hala sıcakkanlıydı onun için. Ancak bir şeyler farklıydı. Bu kız... Daha mı sessizdi sanki? Evet, kesinlikle. Klasik bir McDonalds çalışanı genellikle, yüksek sesle 'Siparişi olan var mı?!' diye bağırır ve müşteri kararsız olduğunu söylerse hızlı hızlı ve yüksek sesle konuşarak kampanyalı ya da diğerlerine oranla daha pahalı, ön planda olan birkaç menüden bahsederdi. İstenen menünün hemen ardındansa bir iki ekstra yiyecek ya da soğan halkaları gibi şeylerden isteyip istemediği sorulurdu müşteriye... Genellikle. Peki kızın ne farkı vardı? O ise, daha çok sessizdi. O kadar da aceleci gibi bir hali yoktu, ya da müşteriye 'Acele et, buradan hemen gitmek istiyorum' der gibi bakmıyordu. Yani bakıyordu ama bakışlarıyla dürtmüyordu en azından. McDonalds menülerinin ya da dondurmalarının adlarını bilmeseydi, muhtemelen kızın neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri olmayacaktı. Çünkü sorulan sorulara verdiği cevapların- daha doğrusu mırıltıların duyulması için Matthew'in süpersonik kulaklara sahip olması gerekiyordu. Eğer kıza bir megafon verirse belki duyulabilecek desibele sahip bir ses seviyesi elde edebilirdi ve bu sayede daha rahat iletişim kurabilirlerdi, kızı duyabilmek için kulağını ona doğru yaklaştırmasına da gerek kalmazdı böylece. Ayrıca ses tonu da hiçbir şekilde değişkenlik göstermiyordu, tıpkı yüz ifadesinin olduğu gibi. En azından kesin bir mimik değişimi göstermiyordu kız, sadece klasik boş bir bakış ve yüz ifadesiyle işini yapıyordu, fakat bunu yaparken bile, özellikle de Matthew'in sorduğu ona yönelik sorularda durakladığı ya da konuşmaya çalıştığı zamanlar çok tatlı oluyordu. Mesela kendi fikrini belirtmeye çalışırken.
Dimitra ufak bir hareketlenmenin ardından parmaklarını kasadan çekip önüne getirerek onlarla oynamaya başlayınca, yüzündeki sıcakkanlı gülümseme sırıtışa döndü yavaşça. Bu demekti ki- Bir dakika... Ah, Tanrı aşkına!
Yanakları kızarmıştı! Evet evet! Ve bunun nedeni de Matthew'in dondurma hakkındaki düşüncelerini söylerken kıza nasıl hitap ettiği miydi? Yoksa Amerika ya da Jersey ile ilgili bir şey miydi? İkinci seçenek ona olma olasılığı düşük, mantıksız ve saçma geldiğinden -ve işine gelmediğinden- ilk seçeneğin kızın bu tepkisine geçerli olduğunu düşünüyordu. Sadece bir kelime; ufak, masum ve basit bir kelime bile kızın yanaklarının anında pembeleşmesine neden oluyorsa, ciddi anlamda utangaç olmalıydı bu kız. Çekingen olması, gerçekten, gerçekten gerçekten çok sevimliydi! Sıradan bir kızın- hatta bir McDonalds çalışanı kızın vereceği tepki ya dik dik bakıp ters bir cevapla doğru dürüst bir müşteri olmasını istemek ve hangi menüyü tercih ettiğini sert bir ses tonuyla sormak olurdu, ya da ilk seçeneğe kıyasla daha farklı bir tavır sergileyip, gülümseyip yılışmak olurdu ki iki olasılık da Matthew'in görmek istediği tepkiler arasında yer almıyordu. Di-...Dimitra ise daha çok... Pekala, artık menüyü bekleyen bir çalışandansa sohbet eden -ya da sohbet tarzlı sözlere bir cevap vermeye çalışan- çekingen bir genç kız gibiydi. Konuşma, sohbet konularında pek iyi değildi sanki. Aslında açık açık belli olan bir şeydi bu, kızın tavırlarından sosyallik fışkırdığını söyleyemezdiniz. O ufak bir 'Ne yapacağım' tereddütü yaşayınca Matthew'in sırıtışı daha da büyüdü, kızın davranışlarının onu çok eğlendirdiği her yanından belli olacak şekilde kıpırdandı biraz, bir eli hafifçe öne doğru uzanmasında yardımcı olacak şekilde zaten öne doğru yaslıyken diğer elini de kasanın bulunduğu yere doğru uzatıp tezgahtaki reklamlardan biriyle oynamaya başladı öylesine, hala kızın gözlerini delmeye çalışıyordu sırıtan bakışları.
Dimitra konuşmaya başlayınca yüzündeki sırıtma eski gülümsemesine geri döndü, zaten sırıtmaktan daha önemli işlerle uğraşmalıydı kız konuşmaya başladığı zaman; onu duymayı çabalamak gibi. Anavatanını söylemişti; Yunanistan. Ve sonra bir sessizlik oluştuğunda yine kızarmıştı, bir çalışan olduğunu hatırladığından mı bilinmez, yeniden kasiyer robota dönüşmüştü. Öncelikle Yunanistan'ın nerede olduğunu biliyordu. Akdeniz kıyılarına yakın... oralarda bir yerlerdeydi işte. Balkanlar derken kızın nereden bahsettiği konusunda ise pek bir fikri yoktu. En azından kulağa tanıdık geliyordu. Ve evet, kızın sözleri dönüp dolaştırıp menülere geri getirme çabasını -ve başarısını- takdir ediyordu. Bunun ardından yeniden Yunanistan ya da şu sözü geçen Balkanlar hakkında konuşamazdı şimdi. Ya da Güneyli olmanın güzelliği gibi bir iki şeyden bahsederek bir sohbet başlatamayacaktı. Neyse, en azından kızın nerede çalıştığını biliyordu. Şimdilik... Elinden kurtulmuştu?
"Madem salata diyorsun, ve beklemek istemiyorsun, o halde..." Bir an durakladı. Harika. Salata mı? Öğk, cidden, zevkler konusunda hemfikir değillerdi ve McDonalds gibi müthiş bir fast-food restoranında tadılmayacak tek bir şey varsa o da bir salata menüsüydü. "...Salata...Pekala, o zaman salata tercihini sana bırakayım ve bir McFlurry alayım." Gülümserken, salata işini bozuntuya vermediğini umuyordu. Düşündükçe bile iğreniyordu. Salatalar ve Matthew... En yakın çöpe dökerdi muhtemelen, ya da devriyeden döndükten sonra her daim aç olan polis arkadaşlarından birine verirdi.

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

I just wanna lay in my bed:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Dimitra Makrigianni
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi
Kirli Kan & Black Rose Akademisi Öğrencisi


Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 12/02/12
Soy Kökeni : Bulanık
Hobiler : psikoloji, kitap okumak, alakasız yerlerde uyuyakalmak
Namı : D'yle başlayan her türlü alakasız isim

MesajKonu: Geri: McDonalds   Çarş. Nis. 04, 2012 3:40 pm

    İnanılmazdı. Bu. Cidden. İnanılmazdı. Dimitra ilk kez umursanıyordu, aman tanrım. Mutluluk ve gurur karışımı hoş bir duygu hissetti. Kendisi gibi görünmez birine göre bu olan o kadar… Gerçek dışıydı ki. Olay sadece alakasız bir yemek önermesi ve kabul edilmesi değildi - Bir şey demişti ve sözü dinlenmişti. Dimitra’ya göre büyük bir sosyal adımdı bu. Uçurumdu hatta. Şu hepsini aynı gördüğü müşterilerden biriyle ilk kez bu kadar muhabbet kurmuştu ve sonuç buydu. Sırıtmaya kapasitesi var mıydı bilmiyordu ama kıkırdamak üzereymiş gibi hissediyordu kendisini, onun yerine genç adama bakabildiği bir anlık sürede mutlu bir gülümseme gönderdi. ‘‘Pekala o halde.’’ kasayla uğraşmak üzere başını eğdi gülümsemesini saklamak istercesine. Ki istiyordu da - asosyalliği bu kadarına izin veriyordu ne yapsın.
    Niye bu kadar mutlu olduğunu tam olarak bilmiyordu ama yorucu bir günün gecesinde insanların o kadar da berbat olmadığının ufak kanıtlarını bulmak onda herhangi bir antidepresandan iyi bir etki yapmıştı. Gülümsemesi gibi neşesi de kısa süreliydi tabii, ama bu keyif almasını engellemeyecekti. Antidepresan demişken… Ah evet, onların da saati geliyordu. Gözünün önüne gelen saçları geriye atıp tekrar öksürdü. Ateşi çıkmazdı umarım, ah yok canım çıkmazdı.

    Akıldan hesap yapmakta çok da müthiş olmadığından fişi kopardığı gibi tezgaha üstüne koyarken mırıldandı;
    ‘‘12.58 euro ediyor.’’ Eh, salataların normal menülerin iki katı etmesi onun suçu değildi canım… Yo, herkesin kendisi kadar parasız pulsuz olmadığını bilse de suçlu hissediyordu. Bu yüzden yorgun haline aldırmadan mutfağa koşturup siparişi söyledi- ki akdenizi seçmişti Dimitra, yaşasın milliyetçilik. Hem diğer salatalarda et vardı, ıy.
    Mutfaktakilerin homurtularına rağmen sipariş bitene kadar başında bekleyesi gelse de oradan hemen çıktı, tatlı makinasında hızlı hızlı bir mcflurry hazırlarken demir çubukların üzerinden kayan paketi görüyordu zaten. Fast food’un güzelliği işte.


    ‘‘Buyrun.’’ dedi paketi verirken, göz göze gelmese dehafifçe gülümseyerek. Eh, patronu uyardığında takındığı sahte ifadeye göre bu da bir ilerlemeydi. İçten sayılabilecek şekilde gülümsemek Dimitra’nın ender yapabildiği bir şeydi, ama hoşuna gidiyordu tabii ki. Gerçi annesinin paranoya genleri sağ olsun ters bir şeyler düşünmekten kendini alamıyordu- bu Amerikalı-İngiltere-Polisinin (ki gerçekçi olmak gerekirse gayet iyi görünümlü falandı, öyle ezik bir tip gibi durmuyordu hani) kendi isteğiyle Dimitra’yla gereğinden fazla iletişim kurması için… Cidden fazla bir sebep yoktu. Belki bir iddia falandı? İnsanların nasıl olabileceğine dair iç açıcı olmayan düşünceleri vardı Dimitra’nın evet.

    Ve işte, mesai bitmişti. Birkaç kasiyer şimdiden giyinmeye gidiyordu ve Dimitra da onların kuyruğuna takıldı. İçeride, bej rengi üniformasını çıkarıp çoğu abisinin küçüklüğünden kalma olduğu için pek feminen olmayan, her zamanki giysilerini giydi. Rengi solmuş, dikkat çekmeyen giysiler. Üniformasını postacı çantasına tıkarken çantanın dibindeki ilaç kutusu ve su şişesine değdi eli. Ah evet, unutmamıştı tabii. Çevresine bakıp diğer kızların gittiğini görünce günlük Valium ihtiyacının son postasını da karşıladı.
    İlaçlarından utanç duyuyor sayılmazdı tam olarak… Sadece gurur da duymuyordu. Hoş, Dimitra’nın sıradanlaşmış rutininde her seferinde uzun uzun üstünde düşünüp kendisini mutsuz edecek bir şey de değildiler. Buna enerjisi yoktu çünkü.

    Dışarı çıkmaya hazır olduğunda kaderini kabullenmiş gibi bir ifadeyle, tereddüt etmeden kapıyı açıp soğuk havanın içine daldı. Birkaç adım daha atıp binanın koruyucu etkisinden tamamen çıktıktan sonra rüzgar yüzüne tüm özgürlüğüyle çarparken yürümeyi kesmeden gözlerini kapadı titrek titrek iç çekerek. Atkı falan alacak bir para biriktirmeliydi en kısa zamanda.


●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: McDonalds   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
McDonalds
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Kanayan Ay  :: Londra :: Şehir Merkezi-
Buraya geçin: