Kanayan Ay

*Buraya random gothic cadılı söz geliyor*
 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kedinin Oyuncağı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Luitpold Claus Schiffer
Simyacı
Simyacı


Mesaj Sayısı : 139
Kayıt tarihi : 22/01/12
Soy Kökeni : Simyacı
Hobiler : Oyun oynamak, dedektifçilik, hoplamak, zıplamak, uçmak, birilerini gizli gizli takip etmek

MesajKonu: Kedinin Oyuncağı    Cuma Mayıs 04, 2012 8:53 pm

Cebinden çıkardığı sarı paketli sakızın poşetini yere atıp atmamakta tereddüt ettikten sonra en iyisinin çöpü her zamanki gibi cebine sıkıştırmanın olduğuna karar vererek gözüne hiç tanıdık gelmeyen binaları ağzına hemencecik atıverdiği limonlu sakızıyla beraber sanki birer uzaylı görmüş edasında incelemeye başladı. Aslında binalar her yerde görebileceği kadar sıradandı, eskiydiler ve bazılarının dökülmüş boyalarının altından kiremitlerine kadar görünebiliyordu. Ayrıca bu evler pek gariptiler, bu gariplik ise onları Luitpold’un gözünde sevimli kılıyordu. Hepsinin müthiş derecede farklı renk tonlarına batırılmış basit dikdörtgen pencereleri ve tahtadan yine bir boya kutusunun içinden geçirilmiş delik deşik ama nazik kapıları vardı. Bahçe diye önlerine sürülmüş birtakım toprağın üstünde çimden çok sararmış otlar bitmişti ve bu otların arasından gün yüzüne başını çıkarabilmiş adını hatırlayamadığı kırmızı renkli çiçekleri hafifçe büzülmüş ve kökleri dışarı fışkırmaya hazır bitkiler duruyordu. Binaların çatısına kadar uzamayı becerememiş sarmaşıkları ve bu sarmaşıkların olmazsa olmazı kuş yuvalarını da unutmamak gerekti.

İşte, bu manzara aslında Luitpold için bir o kadar tanıdık bir o kadar da yabancıydı. Çünkü şehrin içinde turlarken yoluna dikkat etmeyecek kadar keyfi yerindeydi. Nasıl keyfi yerinde olmasındı ki? Cebinden çıkardığı sakızı, daha tadını kaybetmeden çiğnediği on ikinci sakızıydı. Mesela böğürtlenli sakızını kaybettiğini sanmıştı ama cep yaratıkları aslında onu cebine saklamıştı. Ve hep nanenin onun midesini bulandırdığını düşünürdü lakin bugün ağzında çiğnenen sakızlardan aroması nane olan en fazlaydı ve küçük göbeğinin bunca yürüyüşten sonra çok çalkalanmasına rağmen midesi bir kez olsun bulanmamıştı. Hem de her türlü sakızı çiğneyecek kadar ileri gidiyordu!

Her neyse, biz konumuza dönelim. Çevresini iri mor gözlerini dike dike dikkatini kaçırmadan incelediğinde gerçekten de burada daha önce hiç bulunmadığını fark etmişti ancak içinde nasıl geri döneceğine dair en ufak bir endişe bulunmuyordu. Nasıl olsa telefonu hep cebindeydi…

Veya değildi. Elini attığında onu karşılayan boşluktan kandırıkçı cep yaratıklarını suçladı. Hem niye suratını asacaktı? Eğer cep telefonunu kandırıkçı cep yaratıkları yutmuşsa onun da tomarla parası vardı!

Veya o da yoktu. Fakat bu da onun moralini bozmaya yetmiyordu. Emindi ki yolda duygu sömürüsü yapabileceği iyi kalpli birini kendisiyle ilgilenmesine yetecek kadar rol yapabilirdi. Kim bu tatlı sevimli çocuğun bakışlarına karşı çıkacak kadar zalim olabilirdi?

Veya gerçekten de dünya taşkalplilerin saldırısına uğramıştı. Tek bir insan bile bu şirinlik abidesini görmemişti! Hem de onlara bütün sevgisini etrafa saçarken. Ne kötüydü şu insanlar, Luitpold’un bütün çabasını sonuçsuz bırakmışlardı… O da bunun üzerine suratını asabileceği kadar astı, yanaklarını şişirebileceği kadar şişirdi ve tüm hıncını ağzının içindeki limon tadı bitmeye yakın olan çikletten çıkarmayı kafasına yazdı.

Yalnız ne yazık ki bu da onu memnun edemedi ve yere tükürdü. Şimdi yerde sarı, yapışkan bir madde duruyordu ta ki biri gelip ona basasıya kadar. Luitpold’un onu attığı yerden almaya ise hiç mi hiç niyeti yoktu. Neden mi? Onun tatlılığını reddeden bu acımasız insanların ayaklarının altında lanetinin belirmesini istiyor, bütün kenti sakız lanetine boğmayı diliyordu. Ve başının üstünde parlayan ampullerle hızlı bir şekilde çömeldiği kaldırımdan sıçradı. Ve hemen arkasından neşe çığlıklarıyla bütün sakızlarını ağzına atarak bir güzel çiğnedi çiğnedi çiğnedi. Tahmin edilebilecek bir şekilde de yere çıkarabileceği kadar sakız çıkardı.

Stoklarını tükettiğinde ise bir taşın üstüne çıkarak işini yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle süzdü, hemencecik dudakları kıvrıldı ve olayların beyninde ışık hızıyla canlanmasıyla geniş hayalgücünün onu kahkahlara boğmasına izin verdi. Karnını tuta tuta güldükten sonra üstüne çıktığı taşa oturarak beklemeye koyuldu. Fakat bugün şansın ondan yana olmadığı belliydi, tek bir kişi bile sokakta belirmiyordu. "Çok sıkıcı..." diye mırıldandığında yalnızca beyaz, sevimli bir kedi vardı sokakta. Ve kedi sakızın üstüne basacak kadar etraftan habersiz gibiydi.

Tabii ki, hayvanlar bu gibi durumlarda akıllıydılar ve bu kedi de bunun bir örneğiydi. Tüm sakızlardan sıyrılıp Luitpold’un dibinde durup bacaklarına süründü. Luitpould ise yüzündeki mutlu ifade ile kediyi sevmeye başladı.

●.._.·●.._.·●............♣............●·._..●·._..●



.♣.♣.♣.



Olalala~:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Johann R. Müller
Drama Eğitmeni
Drama Eğitmeni


Mesaj Sayısı : 104
Kayıt tarihi : 01/03/12
Soy Kökeni : Avcı güya.
Hobiler : Sanat, spor ve müzikle ilgili her şey.
Namı : J.R.M. -imzasını böyle atıyor-

MesajKonu: Geri: Kedinin Oyuncağı    C.tesi Mayıs 05, 2012 3:59 pm

Alkışlar eşliğinde gösteri sona erdi. Oyuncular mutlu, seyirciler mutlu... Perdeler kapandığında tüm ekip birbiriyle kucaklaştı ve selamlaştı. Herkesin keyfi baya yerindeydi. Sahne kostümlerinden kurtulup beraber yemek yemek için sözleştiler. Böyle bir gösteri kutlanmalıydı. Johann da odasına geçip sahne kostümlerinden kurtulup, ona az çok benzeyen başka bir kıyafet giydi. Saçını tekrar örerken bir yandan da kendini aynada inceliyordu. Kül rengi bir pantolon, üzerine siyah bir ceket giymişti. Pantolonuyla aynı renk eldivenleri ve siyah uzun çizmeleri vardı. Normalde eski zaman uygun giysileri giymeyi tercih ederdi. Saçını da ördükten sonra kendine son kez baktı ve odasından çıktı. Yakın dostlarıyla güzel bir yemek yediler ve kutlamayı beraber yaptılar. Bir kaç saat sonra dinlenmek üzereye hepsi kendi tarafına çekildi. Johann ise daha fazla ortalıkta dolaşmamak için evine dönmek üzere yola çıktı. Gayet rahat bir tavırla yürüyordu. Binalar eskimişti baya. Kendi kaldığı otel de pek iyi bir yer sayılmazdı ama o bundan hoşnuttu çünkü ilginç fobilerinden biri de yalnız kalamamasıydı. Çığlıklar atıp kendine zarar vermiyorsa da epeyce korkuyordu. Kötü bir geçmişe sahip biri için gayet normaldi kendisine göre. Bir şarkı mırıldanarak yürürken kedisine bir oyuncak almayı planlıyordu. Uzun zamandır ona bir şey almamıştı. Mittwoch. Kedisiyle ilgilenmeyi düşündü tüm gece boyunca. İlgi gösterememesini telafi edebilirdi böylece.

Kedisiyle ilgili planlar yaparken ona yanlış ismi koyup koymadığını düşündü. Bir kedi için çarşamba ismi doğru isim olmayabilirdi. Onu çarşamba günü almasından dolayı kendi dilinde o günün adını vermişti ona. Yeni bir ad vermeliydi belki de. Sokak boyunca yürürken dalıp gitmişti işte tüm bunlara. Onu yeniden kendine getiren bir kedi miyavlaması olmuştu. Sıradan bir kedi sesine benzerken Johann irkilmişti bunun üzerine. Yeşil gözleriyle tozlu yolları aradı kedisine ulaşmak için. Sonunda onu bir yabancının kucağında gördüğünde şaşırdı. Kedisi arkadaş canlısı olabilirdi ama kucağa alınmayı pek sevmeyen bir hayvandı o. Demek ki kedinin bile kuralları değişmişti. Gülümseyerek yaklaştı kedinin mutlu olduğunu görünce. Karşısındaki gencin -kaç yaşında olduğunu çözmek zordu- yanına yaklaştı. Eğildi biraz ve kendi kedisinin kulağını okşadı hafifçe. "Adı Mittwoch." dedi yavaşça. Kedisini alıp eve gitmeyi düşünüyordu. Bu yüzden konuşmaya hemen başlaması iyi fikir gibiydi. "Merhaba." Ne diyeceğinden pek emin değildi. Karşısındaki pek kırılgan birine benziyordu. Ama bir erkek için de gayet güzeldi. İlerde sorunla karşılaşmamasını umdu Johann onun için. Yeniden gülümsedi parlak bir şekilde.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kedinin Oyuncağı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Kanayan Ay  :: Londra :: Şehir Merkezi-
Buraya geçin: